20 Mayıs 2014 Salı

Sevgili Soma duyarlıları

Sevgili Soma duyarlıları,

  Bu yazının ilk planına göre gitseydim en az 300-400 sayfa civari ve atiflar seklinde uzun olacaktı. O yüzden aklımda tam bir günün hem tamamını hem de aşağıdakinden daha ayrıntılı incelemek olmasına rağmen kısa kesiyorum, umarım algılayabilirsiniz demek isteneni, yataktan kalkmak bile istediğimden kısa kestiğim haliyle bu kadar uzun sürdü, yaşarken önünüzdeki günü devamını siz getirebilirsiniz. Burada maden işletmesi yahut devlet savunulmuyor. Sadece günlük hayatınıza kıyasla bu "üzüntü"nüzdeki tutarsızlık gösterilerek sorunun Soma yahut AKP veya Türkiye değil; modernitenin ta kendisi olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Anlamayı baştan reddetmemeniz dileğiyle.

  Bugun sabah yatağınızda yatarken ilk algıladığınız şey iphone'unuzun alarm sesi oldu. Guneydoğu asyada is guvenligi ve sosyal guvencesi olmayan 12 yaşında bir çocuğun çalıştığı fabrikada üretilmiş iphone'unuzun varlığını sağlayan madenler Kongo'da madenlere 12 yaşında tüfek taşıtılan çocuklarin daha da küçüklerini zorla soktuğu madenlerde çıkarıldı. Bir yandan da bu çocuklar birbirlerini o madenler için öldürüyordu. O madenler uzak asyaya, ve o telefon oradan türkiye'ye içinde çalışan insanların yarısının kayıtdışı olduğu gemilerde taşındı. O gemi de ürettiği gemi sayısından çok cenaze çıkaran rershanelerde üretildi. O telefonunuzun şarjını sağlayan elektrik kabloları taşeronun taşeronu bırakın sigorta ve iş güvenliğini maaşını dahi alamayan işçiler tarafından döşendi.
  Hala yataktasınız bakın; o en pahalı marka diye düşündüğünüz nevresiminiz fason olarak Bursa'da bir atölyede 12 saat çalışıp yine iş güvenliği olmayan kişiler tarafından yapıldı. Nevresimin pamukları Çukurova'nın sıcağında, güneşin altında evlerinden kilometrelerce uzakta günde tam 32 liraya daha türkçe bilmeyen Suriye'deki savaştan kaçmış okula gitmeyi bırakın sıcak yemeği olmayan 13 yaşınsaki bir çocuk tarafından bütün gün toplandı. İş güvenliği mi, ülkede bulunması bile yasal değil. O aldığı para daha eline geçmeden onu pazarlayan kaçakçıya gidiyor. En başta ikibin avroyu veremediği için şimdi üst sınırı belirsiz bi şekilde sürekli artan borcu için. Babasını öldüren bombanın parası ise doğalgaz faturanda ya vergi ya da gazın kendi parasında iki taraf da olsa. Bursa yolculuğunda ise mal, yetiştirmesi gerektiği için günün nerdeyse tamamında yolda olması gereken kamyon şöförü tarafından tasınıyor. Sigortası olmamasi ne kelime, uyumamasi icin yolda hap bagimlisi edilmis yahut kullanirken uyudugu icin "Konya otobanında tüm ailenin 'katili' oldu"diye kanseti atilan canavarlastirilan bir ekmek parasi kovalayicisi bu adam. Kullandigi kamyon almanya'da Polonya'dan gelen kaçak işçiler tarafından yapılmis. Içindeki benzini ise biliyorsun sanırım? Ha bir de deseni var ya o nevresimin, o kimyasal boyalar... Üzerindeki pijamayı da tahmin ediyorsun sanırım.
  Uyandın hadi alarmla, kalktın o bastığın zemin varya,evinin zemini hani. Tası topragi altin denmis Istanbul'a gelmis, barakalarda yasayip gunde uc ogunu bir araya zor getiren kürt bir işci yapti onu. Yine sigortasi ve is guvenligi yoktu. Basinda onlardan nefeet eden bir muteahhit, belediye'deki hemsehrisi araciligiyla edinmis araziyi, butun mahalledeki ufak bir arsa icin ihale kazanmis, ek sozlesmelerle o ufak ihalesinin kapsami genisletilmis ve davasa bir alani olmus. Tam orada yikik dokuk bir ev varmış. Icinde de kara mi kara Somalili 30 kadar genc. Gecen gün kafede otururken saat satmaya çalıştığı için rahatsız olduğun zenci var ya, ha o iste. Kuraklık ve iç savaşta kırılan ülkesinde bıraktığı ailesine yolluyor neredeyse gelirinin tamamını, kalanını da kendisini Avrupa'ya kaçıracağını iddia ederek kandıracak olan bir adama vermek için biriktiriyor. O Somaliler çıkartıldi da yapıldı o bina. Peki ya nası boş kalmıştı ki,en başta? Nerdeyse 60 sene önce aylardan eylüldü ve yine "Bu vatan bizim!" demen gerekiyordu ve orda oturan Kevokyan ailesi Kars'taki amcalarının basına gelenleri bildikleri icin evlerini terk etmişti, arkalarına bakmadan. Halbuki onlar'da Etiyopyalı köleler ve eşeklerin beraber, Marmara Adası'ndan gelen gemiden indirilen, taşları taşımasıyla yapmışlardı evlerini. Kuru ekmek parasına çalıştırdıklari Trabzonlu Ahmet'e yaptırmışlardı daha doğrusu. Bu böyle gider ya, sen anladın..
  O da ne evvelsi gün yemek dökülmemiş miydi o bastığın yere? Nasıl temiz? Aaa, evet Ayşe hanım gelmişti dün. Ayşe hanımın eli yavaşlığından şikayetçisin; ama en azından çalmıyor diye yeni birine güvenmiyorsun. Soyadı da var mıydı acaba onun, hiç merak ettin mi? Aa nası bilmezsin, yoksa sigortası yok mu? Ya camı silerken aşağı düşerse? Ilgili güvenlik önlemlerini de almadın mi? Ama nasıl olur, kayıt dışı çalışanlarına iş güvenliliğini önemsemeyenlere kızgın Somalı madencinin destekçisi sen yaparmısın böyle bir şey? Hele haftasonları bırakçak yeri olmadığından beraberinde getirdiği küçük kızına verdiğin eski kiyafetler ve ojul kitapları yeterli değil mi? Adı neydi kızın? Ya onun başına bir şey gelse? Ama sen duyarlı bir vatandaş olarak önlemler almışsındır.
  Yolda gürültüsünden rahatsız olduğun çim biçen belediye işçisi, kahveni alırken tavrına kızdığın garson, sana ters bakan metro turnikesinde bekleyen güvenlik, sokağındaki lamba bozulduktan iki gün sonra onu tamir eden işçi, okul yahut işinde ortalıkta dolanıp toplantına yahut dersine geç kalmana sebep olduğunu düşündüğün temizlikçi, arabesk radyo çalıyo diye sinirini bozan taksi şöförü,  sıra sana gelene kadar popkek bittiği için sana veremeyen şehirlerarası otobüs muavini, bagajini attigi icin kizdigin ido gorevlisi, kolay gelsinini esirgedigin copcu ve sen; evet hangi is guvenlii uzmani kontrol etti is yerini? Buroda calistigin icin guvende misin, ta o korkulugu olmayan ve surekli kaygan olan o merdivenler? Belki de kendi isindir, o yaninda calisan garson cocugun sigortasi var miydi yahut yazin aldigin univrrsite iki ogrencisi stajyerin? Hatta calisan da olsan, arabanin muayenesi geceli ne kasar oldu, merkezi isitmali apartmaninin kazani guvenli mi, yoksa eskidigi halde masrafa girmek mi istemiyorsun? Son lodosta catidan kiremitler ucmustu, iyi ki asagidan gecen kucuk bir cocugun kafasina carpmamis.

17 Şubat 2014 Pazartesi

Black Kaghan V0.1


Feedback bekliyorum, daha geliştirilcek. Sadece bu gecenin eseri bu. 8-9 saat diyelim.

19 Nisan 2013 Cuma

T.C. Meselesi


Son günlerin en popüler konularından biri anlaşılan kimi devlet dairelerinin başından “T.C.” ibaresinin kaldırılması olmuş. Aslında güncel polemikler hakkında yazmak istemem; ama her şey fazlasıyla sinir bozucu hale geldi. CHP Bursa Gençlik Kolları’nın “Direndik Kazandık!” ifadesi yapılan bunca boş konuşma beni bir şeyler söylemeye itti.
Şu an Türkiye’de olmadığım için ve haber siteleri bilgi vermekten özellikle imtina ettikleri için ayrıntılardan haberdar değilim. Anlaşılan hükümet kimi devlet dairelerinden “T.C.” ibaresini kaldırınca büyük bir çoğunluk vatanın elden gittiğine karar vermiş, tıpkı başı kapalı kız öğrenciler okula gidince şeriatın gelmesi, kış sert geçince komünizmin gelmesi, ülkedeki azınlıklara insanca yaşama imkânı verilirse ülkenin bölüneceği gibi. Gerçekten Türkiye’de şu an direnmemiz gereken mesele bu mudur? T.C. ibaresinin devlet dairelerinde olup olmaması ülke sorunlarının başında mı gelmektedir, gerçekten bir tartışma konusu hale nasıl gelebilir?
Politik görüşlerin temeli zaten öncelik verilen konulardır, yoksa ülke gerçekleri politik görüşlerle değişmez; peki CHP gibi ülke nüfusunda büyük bir çoğunluğa hitap eden bir partinin bu dönemdeki birinci önceliği devlet dairelerindeki T.C. ibaresi mi olmalı? Şimdi CHP’nin önceliklerini anlamak için akla gelebilecek ilk kaynaklardan seçim bildirgesine bakalım. Daha ilk cümlede partinin tanımı yapılırken “sosyal demokrat” olduğu belirtilmiş; CHP’nin hangi sosyal demokratik değerler için böylesine savaştığını böyle büyük kampanya yaptığını hatırlıyorsunuz yakın zamanda? “CHP özgürlükçüdür”; denmiş kendi tutuklu sempatizanlarına arka çıkmak dışında CHP’nin hangi hak ve hürriyet için mücadele ettiğini gördünüz?  Bu liste daha uzar gider ve CHP büyük ihtimalle bu grubun tamamını temsil etmiyor.
Ülke gerçeklerine geldiğimiz zaman birçok öncelikli konu sayılabilir daha bugün Emek Sineması’nın yıkımının durdurulması için yapılan gösteridekilere “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu”na muhalefetten dava açıldığı haberini gördüm. Burada önemli olan sinemanın yıkılmasından çok artık böyle bir konuda bile kişilerin ifade hürriyetlerinin kısıtlanmaya çalışılmasıdır. İfade hürriyeti ile ilgili niye kimse bu kadar direnmiyor ve kazanmıyoruz?  Bu şekilde tek bir konuda yoğun kamuoyu baskısı yaparak bir şeyleri değiştirme gücü var ise bu sadece tabeladaki iki harfe bile duyarlı olan insanlar neden başka konulara karşı böylesine duyarsızlar?
Ülkedeki tek sorun tabii ki de ifade hürriyeti değil; ancak toplum kaynaklı sorunların protestolarla önlenmeyeceği belli; ancak devlet kaynaklı hallerde madem bu baskıyla bir şeyler elde edilebiliyorsa bu duyarlı insanlarımız ifade hürriyeti ile ilgili ne yapmakta?  Yine bu duyarlı vatandaşlar başı kapalı olduğu için okuluna gidemeyen kız öğrenciler için, sırf etek boyu yüzünden işinden olan hâkime için, sürekli ölüm haberleri geldiğinden artık önemli haber konusu bile olamayan tersane işçileri için ve buraya sığdırılamayacak nice konu için bu duyarlı insanlar ne yaptılar?
Bir tabelada T.C. ibaresinin olması yahut olmaması bu ülkeye hiçbir şey kazandırmaz ya da kaybettirmez. Sadece tabeladaki iki harf için bu kadar yaygara koparan insanlar aynı önemi gerçekten bu ülkeye bir şeyler kazandırabilecek konulara neden vermiyor? “T.C.” ibaresi geri geldi ve ne değişti; Çin’deki fabrikalar misali atölyenin içindeki koğuşlarda kalıp uyurken bile o kumu ciğerlerine çeken ve daha biriktirmek için uğraştığı paranın yarısını kazanamadan ölen kot taşlama işçileri artık yok mu? Artık sokakta en soğuk kış gecelerinde bile çakmak, mendil satmaya zorlanan çocuklar yok mu? Bu ülkeye hiçbir artısı eksisi olmayan bir konunun bu kadar uzun süre gündemde olması, bunun için kimi insanlar tarafından “mücadele” verilmiş olması Türk siyasi hayatı için çok büyük kayıptır.
Üstte siyasi görüşlerin farkının ülkeyle ilgili öncelik verdikleri konulardan kaynaklandığını belirtmiştim; lakin bu “T.C.” konusuyla ilgili “mücadele” verdiklerini söyleyen insanların herhangi bir siyasi görüşü olamaz; çünkü bu hiçbir şekilde bir memleket meselesi değildir. Manipule edilmiş bir güruhtan fazlasını oluşturamaz, keşke yanılsam; çünkü gerçek eşitlik, hürriyet sade ve sadece kamuoyuyla vatandaşlarla mümkün olduğuna inanıyorum. “T.C.”ye gelene kadar daha neler var demiyorum; “T.C.”ye gelmenin konuşulmasının bile ne kadar mantıksız olduğunu; bunun hiçbir siyasi tartışmaya konu olmaması gerektiğini söylüyorum.
Eğer mücadele ettiyseler neyi savundular ve neye karşı savundular? “T.C.” ibaresi ile hangi değer korundu? Ortada bir mücadele olmadığı gibi bir galibiyet de yoktur. Sadece bu ülkenin gerçek sorunlarının boş yere haftalarca yine bir kenara itilmiştir. Bu gündem olarak gerçek konular gündemden uzak kalmış ve bu yaygara sadece ve sadece ülkeye zarar vermiştir. Ya nasıl bir insanoğlu bir tabeladaki iki harfe böyle önem ithaf ederken, gerçek insanları böylesine görmezden gelir. Kendi kendine bir kere sormaz mı, şu T.C. için yaptıklarımı neden sigortasız günün 16 saati köle gibi çalışan işçiler için, neredeyse çökmüş üniversite sistemi için, hala her kış aylarca hiçbir ulaşım ve iletişimin olmadığı üç yüzden fazla köy için ve daha nice konu için yapmadım diye. Nasıl bir vicdan, nasıl bir mantık gerek bu konu için sözde verilen “mücadele”yi gerçek bir konu için vermemeyi makul bulur. Siyasi görüşün olmamasından da öte bu sadece kalpsizliktir.

3 Ocak 2012 Salı

Yeni Bir Dünya Yaratmak İster Miydik?

Bu kitap tanıtım yazısı NOTOS'un Ağustos-Eylül sayısında yayınlanmıştır.

Hepimiz, hayatın her sahasında bir şeylerin yolunda olmadığını, ideal olmadığını düşünürüz. Hep bir şeyleri değiştirebilmenin, kendi doğrularımıza çevirmenin peşindeyizdir. Belki bir bütün olarak inşa etmeyiz de kafamızda bir ütopyamız vardır. Dünyayı ideal bir iyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarımız açısından eleştiririz(Modernitenin içine doğmadık mı, sonuçta hepimiz Kant’ın çocuklarıyız.) Modernite ile beraber bu kıstasları rasyonelliğe göre değerlendiririz. Aklı ve bilimi başköşeye oturturuz, bu değerlendirmelerde. İdeal bir ahlak anlayışımız vardır. Peki ya bu değişim isteklerimizi gerçekleştirebilseydik dünya gerçekten çok daha iyi bir yer mi olurdu? İşte bu soruya kendisini tanıyanların tahmin ettiği cevabı veren Ursula Kroeber LeGuin, 1971 yılında yazılmış olmasına rağmen Türkçeye yeni çevrilmiş romanı “Rüyanın Öte Yakası”nda bu konuya eğilip, bir pozitivizm ve determinizm methiyesi meydana getiriyor.

Romanın başkarakteri George Orr, kendisinin “etkili-rüya” diye isimlendirdiği rüyalarıyla dünyayı değiştirebiliyor. Hem de öylesine ki buna şahit olanlar hariç herkes için dünya sanki başından beri bu yeni halindeymiş gibi hafızalarına kadar her şey değişiyor. Karakterin ismi pek tabii olarak bize “George Orwell”i hatırlatıyor, kitapta da zaten Orwell deyince akla gelenlerden “Cesur Yeni Dünya” tamlamasını fark etmek çok da zor olmuyor. Olaylar onların hayallerine benzer bir dünyada başlıyor. Modern devlet hayatın içine inmiş her tarafı kuşatmış halde. Yoğun bi takip düzeni ve otorite hali var. Küresel çapta büyük savaşlar uzun süredir var ve bitecek gibi değil, küresel ısınma ve radyasyon hat safhada, kıtlık ise olağan hal olmuş. Hayat olabildiğine makineleşmiş, hizmet sektörüne kadar her alan otomasyondan etkilenmiş. Olaylar, günümüzde geçse de çok farklı bir (daha doğrusu bir çok) süreçten geçmiş dünya. Orwell de Huxley de o insana sunulan ütopyaların ne hale dönüşebileceğinden bahsetmişti; ama ikisinde de genel bir ütopyaya karşı çıkış gözlenmemekteydi, sadece o an gözleri önünde olanlara ve ya olabileceğini düşündüklerine itirazları vardı. Kitabın kahramanı ise bu ütopyacı zihniyete her davranışı, her özelliğiyle bir muhalefet halinde. Dünyanın en vasat insanı George Orr, Tao ve Spinoza öğretilerinin peygamberi niteliğinde bir karakter.

Dr.William Haber ise kitabın ikinci karakteri ve George’un karşısında moderniteyi temsil eden karakter olarak yer alıyor(Yine isminin yaptığı çağrışımla Jurgen Habermas olarak düşünülebilir). Doktor kendi tabiriyle “Yahudi-Hıristiyan-Batı’da yetişmiş bir adam” ve George’un “pasifliğini” de açıkça doğu mistisizmiyle ilişkilendirerek yazarın kaynağına bizi yönlendiriyor. Doktor var olduğunu düşündüğü evrensel doğrulara göre evreni George’a telkin ettiği rüyalarla şekillendirirken, George ise varoluşu kendi akışına, kendi bütün ve tekliğine bırakmaktan yana. İdeal düzenin ve iyinin olamayacağını düşünen George zaten evrene yaptığı müdahelelerden rahatsız olduğu için doktora gitmektedir; ama doktor onu çok daha büyük müdaheleler için kullanmaktadır. Doktor aklı ve bilimi esas alarak dünyayı daha “iyi” bir yer hale getirmeye çalışırken, ortaya çıkan sonuçlar, insanın kendini diğer varlıklardan üstün görerek kendine dünyayı değiştirme görevi verildiğini zannetmesinin aslında ne kadar asılsız olduğu çok iyi ortaya çıkıyor. Zaten bu karşı çıkış LeGuin’in diğer kitaplarında da sıkça rastlanır; ama asıl konu olmamıştır. Kitap Tao’nun “Wu Wei”, Spinoza’nın “zorunluluk” kavramlarının adeta bir manifestosu olmuş.

Kitabın temel noktası Tao ve Spinoza olunca beraberinde buna bağlı birçok konu da geliyor. Yazarın başka kitaplarında da bahsettiği “Eşzamanlılık” kuramının da bir savunması denebilir. Uzay-zaman ilişkisinin ardışık değil, aksine paralel denebilecek bir halde olduğunu “etkili-rüya”ların uzay-zaman ilişkilerine yarattığı değişimle anlatıyor. Ayrıca modernitenin “normalleştirme” pratiklerinden tedaviye ve cezaya(tabii ki de özellikle tedaviye) yine bu evrensel doğrunun olamayacağı sorunundan yaklaşıyor. Amaç-araç ilişkisinin aslında amaç diye bir şeyin olmadığı, elimizdeki tek şeyin araç olduğu ve buradan kendine amaç addeden insanın tanrıcılık oynayamayacağına varıyor. Ne de olsa Flaubert’in dediği gibi tanrının bir amacı olsaydı, gereksinimi de olacak ve kusursuz olmayacağından tanrı olmayacaktı.* Ve tabii ki hürriyetin(belki de daha doğru bir kelime ile özerkliğin) varoluş bilinci ve kendinden başka bir şey olmama ile geldiğini de atlamıyor. Evrenin çeşitliliği ve bunun içindeki birliğine paralel olarak değişim ve durgunluğu bir bütün olarak değerlendirmesi de kaçınılmaz olmuştur. Tahmin edilebileceği gibi de ilerlemeci, toplumsal ahlakçı fikirlere de sert bir karşı çıkış oluşturmuştur. Bunlarla birlikte insanın gerçek ve gerçeküstü ile olan ilişkisinde gerçeğin çok daha tahammül edilebilir olduğuna da pekala değinmiştir. Yazar, bütün bu konu çeşitliliğini ise hiç sırıtmadan, bir bütünlük içinde hiç bir konuyu havada bırakmadan anlatmayı becermiştir, hatta bunlara değinmezse kitabın eksik kalabileceğini de rahatça söyleyebiliriz sanırım. Yazıldığı dönemle de bağlantılı olarak herhalde hippiler ve ’68 kuşağı gibi öğeler de kitapta nesneler olmuş.

Kapağı Andrei Tarkovsk’nin “Stalker” filminin kapağına benzemesi oldukça manidar olan kitap, sıradan bir fantastik, bilim-kurgu romanı değil. Derin felsefi muhteviyatına rağmen tek okuyuşta her noktayı yakalanabilecek şekilde özenle ve apaçık işlenmiş. “Rüyanın Öte Yakası” bilinçli bir zihnin, bilerek ve özenle bütünün bir parçası olma çabası.

*Aktaran Akal, Cemal Bali. (2006). Özgürlüğün Geleceği Yoktur Edebiyatta Spinoza. Ankara: Dost s.34)

Ata Mert Binicioğulları


Rüyanın Öte Yakası

Ursula K. Leguin

Çeviren: Aylin Üçer (Orjinal Dili: İngilizce)

İstanbul: Metis Yayınları

Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan

224 sayfa - 1.Baskı: Mart 2011


11 Temmuz 2011 Pazartesi

Çatışmaların temel noktası:kimlik

Varlıkların her zaman bir sürü etiketi, bir sürü kimliği olmuştur. Her şeyin dahil olduğu kategoriler vardır, her zaman da uyuşmaz bu kategoriler. Dahil olduğumuz bu kategoriler bizleri oluşturur bunların bütünüyüzdür: İnsan olmak, bir etnisiteye dahil olmak, bir dine mensup olmak, bir takımı tutmak, bir siyasi görüşe sahip olmak, bir şeyi sevmek ya da sevmemek v.s.. Bütün bu kategorilerin kendi kültürleri vardır, bu kimliklerimizin hepsinden bir şey alırız. Varlıktan varlığa değişmek suretiyle bunların hepsine aidiyetimizi de farklı tanımlarız, kimine daha fazla öncelik veririz. İşte bu önceliklere göre de kültürel atışmalar ortaya çıkar. Etnisite ön plandaysa bizim için, diğer insanları da buna göre değerlendiririz, din ön plandaysa dine göre, insan olmak ön plandaysa da yine buna göre. Bunlar diğer varlıklarla olan çatışmalarımızın temel noktasını oluşturur.
Hayat her zaman kültürel çeşitlilik içindedir, tarih bir kültürler çatışması da olsa aslında sayısız kültürün de beraber yaşadığını görmekteyiz; ama bu kültürel çeşitliliğin tamamen olduğu bir ana pek tabii olarak şahit olamadık; tarihsel bir gelişim içinde her zaman çoğunlukça ön planda olan kimlikler oldu orta çağda din, yeni çağda milliyet, günümüz içinse bilgi iletişim teknolojilerinin gelişimi ve bilgiye erişimin kolaylaşması ile ön planda olan kimlik sayısı da pekala arttı. Bunu pekala şöyle açıklayabiliriz. Mesela eskiden basılan kitap sayısı azlığı ve bunlara erişimin zorluğundan tüm edebiyat dünyası benzer kaynaklardan yararlanırdı ve ortak akımlar, ortak edebi hareketler pekala rahatça ortaya çıkardı; ama şimdi her yazar çok farklı kaynaklardan pekala yararlanmakta ve farklı bir edebi yer edinmektedir. İnsanların sahip olduğu kimlik sayısı hızla artmakta ve çeşitlenmektedir. Yalnız her halde herkesin kimi öncelikleri olduğundan ve devletler de ulus devlet çıkmazından kurtulmadığından kültürel çatışmalar da pek tabii sürmektedir. Bu kimlikler bazen tutulan takımlarda, bazen çevreye bakışta, bazen siyasette, bazen yediğimiz yemekte,bazen yolculukta ortaya çıkar ve bütün bu tercihlerimiz karşıtlarıyla karşılaştığında çatışmaya sürükleniyor.
Bu kimlikler farklı şekilde bir arada bulunur, bazen bir kimlik diğerini sıkıştırır asimile eder, bazen bir kimlik diğerini yok eder, bazen bu kimlikler yan yana birbirine değmeden mozaik taşları gibi yaşarlar, bazen kaynaşıp tek bir kimlikte birleşirler, en zoru da bazen beraber, birlikte yaşarlar. Bu birlikte yaşamak hem kültürel alış verişin olduğu, yakın ilişkilerin olduğu, şartların taraflar için eşit olduğu şartları kast ediyor. Yan yana da belki eşit şartlarda yaşayacaklar ama birlikte yaşamayacaklardır.
Her şey için öncelikli kimlik şey olma, var olma olduğunda, öncelikli kategori bu olduğunda; gerçekten beraber yaşanıp tamamen kültürel çeşitlilik sağlanabilecektir. Her şeyin bütün bu evrenin parçası olduğunu algılarsak, taş ile ağacı canlı cansız diye ayırmaz, canlıları akıllı akılsız diye ayırmaz, insanı her şeyden üstün görmezsek, insanın kendi içindeki ayrımları da pekala yok edebiliriz. Bütünde birler olarak birleşmiş haldeyiz ya zaten, sadece bunun farkına varmamız gerek. İnsanın kendini çeşitli uydurduğu kategorilerle kendini evrenin parçası değil, hakimi fikri kaybolursa, kendine hükmetme hırsı da kaybolacaktır. Bütün bunlar boş laflarsa bana sadece şunun cevabını verin: Senin içindeki proton, nötron ve elektron ile bir taşın içindeki arasında ne fark var? O elektron bir ara da o taşın için değil miydi?

23 Haziran 2011 Perşembe

Dicle, Haberal ve Balbay kararları

Öncelikle Hatip Dicle kararını incelemek gerekirse bu kararın tamamıyla hukuk dışı olduğunu söylemek çok kolaydır. Şöyle ki milletvekilliği statüsü mazbatanın alımı ile başlar. Hatip Dicle'nin avukatları da 17 Haziran 2011 tarihinde Hatip Dicle'nin mazbatasını almıştır. Yani o andan itibaren Hatip Dicle milletvekili statüsünün tüm yönleriyle haizdir. Tabii ki kesin seçim sonuçları o ana kadar ilan edilmemiştir ve bu sonuçlara ilişkin değişiklikler mahfuzdur. Bunun dışında milletvekilliği üyeliğini düşürebilecek tek makam Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Anayasamızın 84.maddesi üyeliğin düşmesini düzenler ve her halde bu yetkinin meclise tanındığı görülür. Hiç bir kişi veya kurum da anayasanın kendisine vermediği bir yetkiyi kullanamayacağından YSK burada kendine verilmeyen bir yetkiyi kullanmaktadır. Ayrıca 2009 yılında aldığı cezayı 2011'de onayladı Yargıtay ki bu Türkiye şartlarında hızlı diyebileceğimiz bir işlem iken seçimlere yetiştirmek için itirazı daha da büyük bir hızla karara bağladı ve karar 22 Mart'ta kesinleşti yani karar 22 Mart tarihinden beri biliniyordu, bu kararın 9 haziranda YSK'ya ulaşması kağıt işlerinin ağır yürüdüğünden başka bir şey değildir, yalnız YSK sadece kendine gönderilen kağıtları zahmet edip kendisi araştırsa adaylığı önceden reddedebilirdi. 9 Haziranda aldığı kararın basına açıklanmaması ise tek bir amaca hizmet etmektedir: bir az bağımsız milletvekili. Eğer seçimden önce bu karar açıklansa Hatip Dicle'ye verilecek oylar 7.adaya verilebilir ve yine 6 bağımsız aday çıkabilirdi. Bunun yerine YSK bu ara kararını gizli tuttu ve Hatip Dicle'nin milletvekilliği tutanağını milletvekili seçim kanununun 39.maddesince iptal etti ve o milletvekilliği de AKP'ye gitti. Diyarbakır'da AKP'nin iki katı fazla oy alan blok 5 milletvekili çıkarırken AKP 6 milletvekili çıkarır hale geldi. Mesela Halim Aşaner, Hatip Dicle'nin kararını onayan Yargıtay 9.Ceza Dairesi üyelerinden aynı zamanda da YSK üyesi yani kararı biliyordu; ama yine de görmezlikten gelindi, adaylık sırasında blok yeni bir aday gösterebileceğinden, daha sonra da oylar boşa gitsin diye. Ayrıca Türkiye'de milletvekili olma şartları amacının dışında olacak şekilde ağırdır. Mantıklı olanı tek şartın okuma-yazma bilmek iken Türkiye'de yasakoyucu olarak hiç bir fayda sağlamayacak yığınla şart vardır. Yasama; kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak iradesini kullanmaktadır yani zaten neyin yasal olup olmadığına karar verir, o halde bu kişilerin mevcut mevzuata karşı gelmiş olması onların bu görevi gereğince yerine getiremediği anlamına nasıl gelebilir ki? Eğer işlediği suçlara rağmen halkın güvenini kazanmışsa bir kişi onu engellemek hangi mantığa sığmaktadır?
Haberal ve Balbay kararlarının ise hukukiliğinin sorgulanacak bir noktası yoktur. Hukuki zemini bellidir anayasanın 14.maddesine ilişkin suçların dokunulmazlık kapsamında olmadığı anayasanın yasama dokunulmazlığına ilişkin 83.maddesinde belirtilmiştir. Yalnız bu kanunun da amacının dışında olduğunu söylemek gayet rahattır. Yasama dokunulmazlığı milletvekillerinin, hükumetin asılsız kovuşturmalarından korumak amacıyla ortaya çıkmıştır. Yani meclisteki muhalefeti korur. O halde şunu söyleyebiliriz ki iddia edilen suçun ciddiyeti iddianın ciddiyetini göstermez. Yalnız kanun burda iddianın değil iddia edilen suçun ciddiyetine ilişkin bir sınırlama getirmiştir ki oldukça yersiz olduğunu pekala görmekteyiz.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Kar Beyaz


Sabahattin Ali’nin “Ayran” adlı hikayesi iki küçük kardeşi ve kendisine ekmek edinebilmek için uzaktaki bir tren istasyonunda ayran satan küçük Hasan’ın bir gününü o sırada da geride kalan hayatının özetini ihtiva eder.
Hikaye oldukça akıcı, Hasan’ın bir günü üzerinden ilerlese de biraz da Hasan’ın zihninde canlananlardan gidercesine lazım hallerde yazar zamanda geriye gitmiş, lazım açıklamaları yapmış tabii buradan hikayede ilahi bakış açısının kullanılmasının çok isabetli bir tercih olduğunu görebiliyoruz. Hikaye başından sonuna kadar canınızı yakıyor ve bir acıma hissi uyandırıyor, sonu ise, Hasan’ın kurtlar tarafından yenmesi, yüreği oldukça burkuyor; ama tabi yazarın bizden beklediği merhamet değil, acıma hissini fazlasıyla uyandırarak hikayeden fazlasıyla etkilenilmesini sağlamaya, üslubu ile okuru kalbinin orta yerinden vurmaya çalışmıştır. Hikayede mevsimler Hasan'ın hayatını en çok etkileyen öğelerden biri olarak kullanılmış ve kasten kış seçilmiş. Hasan'a daha çok acıyalım diye. Halbuki yazın tüm güğümü bitirebiliyor ve yalnızlığı hem yolda hem istasyonda azalıyordu. Bu amacına da ulaşmıştır. Hikaye şehir-kırsal kopukluğunu, kırsal hayatının sorunlarını ve yoksulluğunu, köylerin sosyal sorunlarını, toplumsal tabakalaşmayı sorguluyor. Eşitsizlik temelli bu meselelere insan vicdanı üzerinden bir eleştiri getiriyor. Hikaye özellikle çarpıcı üslubuyla tekrar tekrar okunsa yine etkileyici bir yapıya sahip ve üslubun bu kadar açık olması, her şeyin net bir şekilde ortada olması ikinci bir okumanın lazım olmamasını da sağlıyor.
Yazar hem üslup açısından hem de muhteviyat açısından kendi çerçevesinin dışına pek çıkmamıştır. Hatta diyebiliriz ki “Toplumcu-Gerçekçi” yazarlar tarafından sıkça ele alınan meselelere, genel hatlarıyla yine böyle yazarların yaptığı gibi oldukça ciddi bir üslupla yaklaşmıştır. Yalnız Sabahattin Ali özellikle cezaevinde yattığı dönemde dinlediği anılarla, müthiş bir gözlemci olmasıyla, olayları yakınından; ama büyük meselelerle ilgisini koparmadan inceleyebilen bir yazar. Bunları bu hikayesinde de görebiliyoruz. Üslubun çarpıcılığı ise fazlasıyla şahsına münhasır. Yani ne muhteviyat ne üslup bir klişe olarak nitelendireceğimiz türden değil.
Küçük Hasan, hayatı istasyona gitmek ayran satmak ve ordan tekrar gelmekten ibaret görmektedir. Hayat onun için 4 ayranın bir ekmek değerinde olduğu denklemin içindedir. Başka türlü bir hayatı tahayyül edememektedir. “Hayatı istasyonda ayran satmaktan ve küçük kardeşlerini beslemekten ibaret sanıyordu.”.1 Yani Hasan için bir çıkış yolu yoktur. Köyden kaçmak, başka bir iş denemek v.s. onun zihninde varolabilecek bir şey değildi. Bu gibi klişeler ayrıca hikayeyi sıradanlaştırırdı da. Zaten materyalist olduğunu bildiğimiz Sabahattin Ali’nin burada tüm sıfatlarımızı, daha doğrusu bizi biz yapan her şeyin mecburiyetlerden kaynaklandığını gösterdiğini söyleyebiliriz. Ayrıca hikayedeki bütün öğelerin, karakterlerin bir değişmezlik içinde olması da bize bu mecburiyeti faslasıyla hissettiriyor.
Küçük Hasan yoksullukla boğuşur ve bununla o yoksulluğun sebep ve sonuçlarını da çok iyi görürüz. Boyu ve kuvveti yüzünden güğümü taşımak Hasan için çok büyük bir eziyettir, hele koşturmak. Zaten hikayenin odağı da bu yoksulluktur. Zor şartlar altında hayat mücadelesi veren köy insanları Sabahattin Ali’nin bir çok hikayesinde işlenir. Burada Cumhuriyet sonrasında özellikle “Toplumcu-Gerçekçi” yazarlar ile birlikte köylere bürokratik ya da romantik gözle bakmak yerine köylerin sorunlarına da eğilinmeye başlanmasının da bir misalini görüyoruz.
Hasan ayrıca doğa şartlarıyla da boğuşmaktadır. Özellikle kışın soğuyan ve erken kararan hava ona dönüş ile ilgili sıkıntılar yaşatmaktadır. Hem akşam trenine kaldığından gece zifiri karanlık, hem de hava çok soğumuş olmaktadır. Zaten yaz da olsa kış da olsa oldukça uzun bir yolu gidip gelmek zorundadır; ancak yazın en azından dönüşü güğüm boşken oluyordu. Ayrıca hikayenin sonunda kurtlar tarafından yenecek olduğunu düşünürsek bir de bunun vahşi hayat tarafından hayati bir tehdit kısmı da var. Yani Hasan’ın hayat mücadelesinin önemli bir kısmı da fiziki bir mücadele olmaktadır.
Hikayede ayrıca oldukça yoğun bir yalnızlık işlenmektedir. Normalde babasız çocuklara sahip çıkacak köylü, büyük ihtimal yersiz dini korkuları sebebiyle bu zina sonucu babası bilinmeyen çocuklara yaklaşmak dahi istememektedir. Belli ki istasyon memuru da bu halden haberdardır ve Hasan’la muhattap olmamaktadır. Yani kırsal hayatının şahsına münhasır sosyal ilişkileri de göz önüne seriliyor, buradaki sorunlar da dile getiriliyor.
Hikayede ayrıca elinden geldiğince yardım eden, belki de pek uğraşmak istemediği için az ilgilenen bir anne figürü vardır. Anne haftada bir gelir üçüne iki gün yetecek kadar yemek yapar gider, çoğunlukla da tek kelime bile konuşmaz. Hasan’ın da en büyük korkusu da annesinin “kendi kendine”2 doğum yapmasıdır.Kardeşleri de öykü boyunca Hasan'ın gördüğü gibi kindar bakışlı aç mahlukat iken, sonunda abileri ile aynı kaderi paylaşıcakken, yazar bize onların da çocuk olduğunu hatırlatıyor. Tabii Hasan'ın kardeşlerina bu bakışından , kardeşlerine bakma yükümlülüğünü onları çok sevdiğinden duymadığını rahatça görürüz. Zaten köylülerle bir iletişimi de olmadığından gelişebilecek bir ahlak, iyi-kötü, doğru-yanlış algısı da yoktur. Yani bu bakma işi daha çok üstte bahsettiğimiz mecburiyet meselesinden kaynaklanmaktadır. Annesi ise sadece korktuğu bir öğe değildir Hasan, ona kendisi gibi çalıştığı için merhametle bakar aynı zamanda. Kendisiyle zorlama bir paralellik kurar; içinde bulunduğu halde zihni istemsiz olarak yalnız olmadığını ve hayat tarzının meşruiyetini ispatlamaya çaba sarf etmektedir. Fertlerin toplumsal öğelerle etkileşimi “Toplumcu-Gerçekçi” yazarların zaten dikkat ettiği bir konudur.
Hikayede ilk göze çarpan küçük Hasan ve ailesinin yalnızlığı da olsa, istasyonun civarındaki köylerin tamamı için o istasyon “Her gün yüzlerce adamı bilmediği bir yerden alıp bilmediği bir yere götüren bu upuzun ve sonu olmayan demirler...”.3 Yani mekan bu hikaye için tercihi bırakın bir olmazsa olmazdır. Kırsaldaki hayatlar, kırsalın sorunlar her zaman görünmez olmuştur. Bizler için her zaman gitmesek de görmesek de orada uzakta bir köy vardır ve çoğu zaman gitmeyiz, kimi zaman ise gitsek dahi görmeyiz.
Ayrıca toplumsal tabakalaşmaya da trendeki insanlar üzerinden yer verilmiştir. Tren geldiğinde Hasan camlara bakar; ancak “boyalı saçlı, yün bluzlu kadınlar”4 vardır. Yazarın üslubundan bu kesimin zaten alma ihtimalinin olmadığını görürüz. Çocuk da inadına ayranın temiz olduğuyla ilgili bağırır hani. Daha sonra da belirtileceği gibi çocuğun gözleri de zaten köylü, esnaf, asker aramaktadır. Yani iktisadi olarak daha yakın olan büyük ihtimal o ayrana vereceği çeyrekliğin dahi hesabını yapıp da öyle içmeye karar verecek olan, o yolculuğun parası zaten ona ağır gelen kişiler almaktadır ayranı. Zaten daha sonra da üçüncü mevki vagonlarından kasketli biri isteyecektir ayranı.
Hikayede bahsi geçen alış-veriş zaten hikayenin düğüm noktasını oluşturmakta. İki maşrapa ayran için yolcu Hasan’dan para üstü alamaz. İstasyon memuru bozmaz, Hasan da ayranları bedavaya satmış olur. Burda yazar başından beri acıdığımız Hasan’a karşı haksız bir durum yaratır ve hatta vagon hareket ederken adamın “Hakkını helal et!”5 bağırışıyla üsteler. Burada Hasan haksızlığa uğrasa da üçüncü mevkide yol alan o yolcu için de o aradaki beş kuruş pek de az fark etmeyecektir. Yalnız yine de bu adamı tabii ki de pek de haklı çıkarmaz. Onun da kendi mecburiyetleri vardır, arada tam tersi para üstünü almayan yolcular da olabilir tabi. Bunun da kendi için de bir dengesi vardır diye düşünülebilir; ama tabi bu hikayenin çerçevesinden düşünecek olursak şehrin köye yaptığı nice haksızlığın bu hikayedeki en belirgin misali, bu olaydan nice büyük olan eşitsizliğin bu hikayeye bir yansıması belki de ölçekle hikaye boyutlarına küçültülmüş hali de denebilir. Bu olayı Sabahattin Ali’nin işlediği eşitsizlik mevzuuna ilişkin bir sembol olarak görebiliriz.

Kaynakça:
1-Ali Sabahattin(2007). Ayran. Murathan Mungan(Der.) Büyümenin Türkçe Tarihi sf.92 İstanbul: Metis.
2-Ali Sabahattin(2007). Ayran. Murathan Mungan(Der.) Büyümenin Türkçe Tarihi sf.92 İstanbul: Metis.
3-Ali Sabahattin(2007). Ayran. Murathan Mungan(Der.) Büyümenin Türkçe Tarihi sf.89 İstanbul: Metis.
4-Ali Sabahattin(2007). Ayran. Murathan Mungan(Der.) Büyümenin Türkçe Tarihi sf.89 İstanbul: Metis.
5-Ali Sabahattin(2007). Ayran. Murathan Mungan(Der.) Büyümenin Türkçe Tarihi sf.91 İstanbul: Metis.
Ata Mert Binicioğullari