20 Mayıs 2014 Salı
Sevgili Soma duyarlıları
Bu yazının ilk planına göre gitseydim en az 300-400 sayfa civari ve atiflar seklinde uzun olacaktı. O yüzden aklımda tam bir günün hem tamamını hem de aşağıdakinden daha ayrıntılı incelemek olmasına rağmen kısa kesiyorum, umarım algılayabilirsiniz demek isteneni, yataktan kalkmak bile istediğimden kısa kestiğim haliyle bu kadar uzun sürdü, yaşarken önünüzdeki günü devamını siz getirebilirsiniz. Burada maden işletmesi yahut devlet savunulmuyor. Sadece günlük hayatınıza kıyasla bu "üzüntü"nüzdeki tutarsızlık gösterilerek sorunun Soma yahut AKP veya Türkiye değil; modernitenin ta kendisi olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Anlamayı baştan reddetmemeniz dileğiyle.
Bugun sabah yatağınızda yatarken ilk algıladığınız şey iphone'unuzun alarm sesi oldu. Guneydoğu asyada is guvenligi ve sosyal guvencesi olmayan 12 yaşında bir çocuğun çalıştığı fabrikada üretilmiş iphone'unuzun varlığını sağlayan madenler Kongo'da madenlere 12 yaşında tüfek taşıtılan çocuklarin daha da küçüklerini zorla soktuğu madenlerde çıkarıldı. Bir yandan da bu çocuklar birbirlerini o madenler için öldürüyordu. O madenler uzak asyaya, ve o telefon oradan türkiye'ye içinde çalışan insanların yarısının kayıtdışı olduğu gemilerde taşındı. O gemi de ürettiği gemi sayısından çok cenaze çıkaran rershanelerde üretildi. O telefonunuzun şarjını sağlayan elektrik kabloları taşeronun taşeronu bırakın sigorta ve iş güvenliğini maaşını dahi alamayan işçiler tarafından döşendi.
Hala yataktasınız bakın; o en pahalı marka diye düşündüğünüz nevresiminiz fason olarak Bursa'da bir atölyede 12 saat çalışıp yine iş güvenliği olmayan kişiler tarafından yapıldı. Nevresimin pamukları Çukurova'nın sıcağında, güneşin altında evlerinden kilometrelerce uzakta günde tam 32 liraya daha türkçe bilmeyen Suriye'deki savaştan kaçmış okula gitmeyi bırakın sıcak yemeği olmayan 13 yaşınsaki bir çocuk tarafından bütün gün toplandı. İş güvenliği mi, ülkede bulunması bile yasal değil. O aldığı para daha eline geçmeden onu pazarlayan kaçakçıya gidiyor. En başta ikibin avroyu veremediği için şimdi üst sınırı belirsiz bi şekilde sürekli artan borcu için. Babasını öldüren bombanın parası ise doğalgaz faturanda ya vergi ya da gazın kendi parasında iki taraf da olsa. Bursa yolculuğunda ise mal, yetiştirmesi gerektiği için günün nerdeyse tamamında yolda olması gereken kamyon şöförü tarafından tasınıyor. Sigortası olmamasi ne kelime, uyumamasi icin yolda hap bagimlisi edilmis yahut kullanirken uyudugu icin "Konya otobanında tüm ailenin 'katili' oldu"diye kanseti atilan canavarlastirilan bir ekmek parasi kovalayicisi bu adam. Kullandigi kamyon almanya'da Polonya'dan gelen kaçak işçiler tarafından yapılmis. Içindeki benzini ise biliyorsun sanırım? Ha bir de deseni var ya o nevresimin, o kimyasal boyalar... Üzerindeki pijamayı da tahmin ediyorsun sanırım.
Uyandın hadi alarmla, kalktın o bastığın zemin varya,evinin zemini hani. Tası topragi altin denmis Istanbul'a gelmis, barakalarda yasayip gunde uc ogunu bir araya zor getiren kürt bir işci yapti onu. Yine sigortasi ve is guvenligi yoktu. Basinda onlardan nefeet eden bir muteahhit, belediye'deki hemsehrisi araciligiyla edinmis araziyi, butun mahalledeki ufak bir arsa icin ihale kazanmis, ek sozlesmelerle o ufak ihalesinin kapsami genisletilmis ve davasa bir alani olmus. Tam orada yikik dokuk bir ev varmış. Icinde de kara mi kara Somalili 30 kadar genc. Gecen gün kafede otururken saat satmaya çalıştığı için rahatsız olduğun zenci var ya, ha o iste. Kuraklık ve iç savaşta kırılan ülkesinde bıraktığı ailesine yolluyor neredeyse gelirinin tamamını, kalanını da kendisini Avrupa'ya kaçıracağını iddia ederek kandıracak olan bir adama vermek için biriktiriyor. O Somaliler çıkartıldi da yapıldı o bina. Peki ya nası boş kalmıştı ki,en başta? Nerdeyse 60 sene önce aylardan eylüldü ve yine "Bu vatan bizim!" demen gerekiyordu ve orda oturan Kevokyan ailesi Kars'taki amcalarının basına gelenleri bildikleri icin evlerini terk etmişti, arkalarına bakmadan. Halbuki onlar'da Etiyopyalı köleler ve eşeklerin beraber, Marmara Adası'ndan gelen gemiden indirilen, taşları taşımasıyla yapmışlardı evlerini. Kuru ekmek parasına çalıştırdıklari Trabzonlu Ahmet'e yaptırmışlardı daha doğrusu. Bu böyle gider ya, sen anladın..
O da ne evvelsi gün yemek dökülmemiş miydi o bastığın yere? Nasıl temiz? Aaa, evet Ayşe hanım gelmişti dün. Ayşe hanımın eli yavaşlığından şikayetçisin; ama en azından çalmıyor diye yeni birine güvenmiyorsun. Soyadı da var mıydı acaba onun, hiç merak ettin mi? Aa nası bilmezsin, yoksa sigortası yok mu? Ya camı silerken aşağı düşerse? Ilgili güvenlik önlemlerini de almadın mi? Ama nasıl olur, kayıt dışı çalışanlarına iş güvenliliğini önemsemeyenlere kızgın Somalı madencinin destekçisi sen yaparmısın böyle bir şey? Hele haftasonları bırakçak yeri olmadığından beraberinde getirdiği küçük kızına verdiğin eski kiyafetler ve ojul kitapları yeterli değil mi? Adı neydi kızın? Ya onun başına bir şey gelse? Ama sen duyarlı bir vatandaş olarak önlemler almışsındır.
Yolda gürültüsünden rahatsız olduğun çim biçen belediye işçisi, kahveni alırken tavrına kızdığın garson, sana ters bakan metro turnikesinde bekleyen güvenlik, sokağındaki lamba bozulduktan iki gün sonra onu tamir eden işçi, okul yahut işinde ortalıkta dolanıp toplantına yahut dersine geç kalmana sebep olduğunu düşündüğün temizlikçi, arabesk radyo çalıyo diye sinirini bozan taksi şöförü, sıra sana gelene kadar popkek bittiği için sana veremeyen şehirlerarası otobüs muavini, bagajini attigi icin kizdigin ido gorevlisi, kolay gelsinini esirgedigin copcu ve sen; evet hangi is guvenlii uzmani kontrol etti is yerini? Buroda calistigin icin guvende misin, ta o korkulugu olmayan ve surekli kaygan olan o merdivenler? Belki de kendi isindir, o yaninda calisan garson cocugun sigortasi var miydi yahut yazin aldigin univrrsite iki ogrencisi stajyerin? Hatta calisan da olsan, arabanin muayenesi geceli ne kasar oldu, merkezi isitmali apartmaninin kazani guvenli mi, yoksa eskidigi halde masrafa girmek mi istemiyorsun? Son lodosta catidan kiremitler ucmustu, iyi ki asagidan gecen kucuk bir cocugun kafasina carpmamis.
17 Şubat 2014 Pazartesi
Black Kaghan V0.1
Feedback bekliyorum, daha geliştirilcek. Sadece bu gecenin eseri bu. 8-9 saat diyelim.
19 Nisan 2013 Cuma
T.C. Meselesi
3 Ocak 2012 Salı
Yeni Bir Dünya Yaratmak İster Miydik?
Bu kitap tanıtım yazısı NOTOS'un Ağustos-Eylül sayısında yayınlanmıştır.
Hepimiz, hayatın her sahasında bir şeylerin yolunda olmadığını, ideal olmadığını düşünürüz. Hep bir şeyleri değiştirebilmenin, kendi doğrularımıza çevirmenin peşindeyizdir. Belki bir bütün olarak inşa etmeyiz de kafamızda bir ütopyamız vardır. Dünyayı ideal bir iyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarımız açısından eleştiririz(Modernitenin içine doğmadık mı, sonuçta hepimiz Kant’ın çocuklarıyız.) Modernite ile beraber bu kıstasları rasyonelliğe göre değerlendiririz. Aklı ve bilimi başköşeye oturturuz, bu değerlendirmelerde. İdeal bir ahlak anlayışımız vardır. Peki ya bu değişim isteklerimizi gerçekleştirebilseydik dünya gerçekten çok daha iyi bir yer mi olurdu? İşte bu soruya kendisini tanıyanların tahmin ettiği cevabı veren Ursula Kroeber LeGuin, 1971 yılında yazılmış olmasına rağmen Türkçeye yeni çevrilmiş romanı “Rüyanın Öte Yakası”nda bu konuya eğilip, bir pozitivizm ve determinizm methiyesi meydana getiriyor.
Romanın başkarakteri George Orr, kendisinin “etkili-rüya” diye isimlendirdiği rüyalarıyla dünyayı değiştirebiliyor. Hem de öylesine ki buna şahit olanlar hariç herkes için dünya sanki başından beri bu yeni halindeymiş gibi hafızalarına kadar her şey değişiyor. Karakterin ismi pek tabii olarak bize “George Orwell”i hatırlatıyor, kitapta da zaten Orwell deyince akla gelenlerden “Cesur Yeni Dünya” tamlamasını fark etmek çok da zor olmuyor. Olaylar onların hayallerine benzer bir dünyada başlıyor. Modern devlet hayatın içine inmiş her tarafı kuşatmış halde. Yoğun bi takip düzeni ve otorite hali var. Küresel çapta büyük savaşlar uzun süredir var ve bitecek gibi değil, küresel ısınma ve radyasyon hat safhada, kıtlık ise olağan hal olmuş. Hayat olabildiğine makineleşmiş, hizmet sektörüne kadar her alan otomasyondan etkilenmiş. Olaylar, günümüzde geçse de çok farklı bir (daha doğrusu bir çok) süreçten geçmiş dünya. Orwell de Huxley de o insana sunulan ütopyaların ne hale dönüşebileceğinden bahsetmişti; ama ikisinde de genel bir ütopyaya karşı çıkış gözlenmemekteydi, sadece o an gözleri önünde olanlara ve ya olabileceğini düşündüklerine itirazları vardı. Kitabın kahramanı ise bu ütopyacı zihniyete her davranışı, her özelliğiyle bir muhalefet halinde. Dünyanın en vasat insanı George Orr, Tao ve Spinoza öğretilerinin peygamberi niteliğinde bir karakter.
Dr.William Haber ise kitabın ikinci karakteri ve George’un karşısında moderniteyi temsil eden karakter olarak yer alıyor(Yine isminin yaptığı çağrışımla Jurgen Habermas olarak düşünülebilir). Doktor kendi tabiriyle “Yahudi-Hıristiyan-Batı’da yetişmiş bir adam” ve George’un “pasifliğini” de açıkça doğu mistisizmiyle ilişkilendirerek yazarın kaynağına bizi yönlendiriyor. Doktor var olduğunu düşündüğü evrensel doğrulara göre evreni George’a telkin ettiği rüyalarla şekillendirirken, George ise varoluşu kendi akışına, kendi bütün ve tekliğine bırakmaktan yana. İdeal düzenin ve iyinin olamayacağını düşünen George zaten evrene yaptığı müdahelelerden rahatsız olduğu için doktora gitmektedir; ama doktor onu çok daha büyük müdaheleler için kullanmaktadır. Doktor aklı ve bilimi esas alarak dünyayı daha “iyi” bir yer hale getirmeye çalışırken, ortaya çıkan sonuçlar, insanın kendini diğer varlıklardan üstün görerek kendine dünyayı değiştirme görevi verildiğini zannetmesinin aslında ne kadar asılsız olduğu çok iyi ortaya çıkıyor. Zaten bu karşı çıkış LeGuin’in diğer kitaplarında da sıkça rastlanır; ama asıl konu olmamıştır. Kitap Tao’nun “Wu Wei”, Spinoza’nın “zorunluluk” kavramlarının adeta bir manifestosu olmuş.
Kitabın temel noktası Tao ve Spinoza olunca beraberinde buna bağlı birçok konu da geliyor. Yazarın başka kitaplarında da bahsettiği “Eşzamanlılık” kuramının da bir savunması denebilir. Uzay-zaman ilişkisinin ardışık değil, aksine paralel denebilecek bir halde olduğunu “etkili-rüya”ların uzay-zaman ilişkilerine yarattığı değişimle anlatıyor. Ayrıca modernitenin “normalleştirme” pratiklerinden tedaviye ve cezaya(tabii ki de özellikle tedaviye) yine bu evrensel doğrunun olamayacağı sorunundan yaklaşıyor. Amaç-araç ilişkisinin aslında amaç diye bir şeyin olmadığı, elimizdeki tek şeyin araç olduğu ve buradan kendine amaç addeden insanın tanrıcılık oynayamayacağına varıyor. Ne de olsa Flaubert’in dediği gibi tanrının bir amacı olsaydı, gereksinimi de olacak ve kusursuz olmayacağından tanrı olmayacaktı.* Ve tabii ki hürriyetin(belki de daha doğru bir kelime ile özerkliğin) varoluş bilinci ve kendinden başka bir şey olmama ile geldiğini de atlamıyor. Evrenin çeşitliliği ve bunun içindeki birliğine paralel olarak değişim ve durgunluğu bir bütün olarak değerlendirmesi de kaçınılmaz olmuştur. Tahmin edilebileceği gibi de ilerlemeci, toplumsal ahlakçı fikirlere de sert bir karşı çıkış oluşturmuştur. Bunlarla birlikte insanın gerçek ve gerçeküstü ile olan ilişkisinde gerçeğin çok daha tahammül edilebilir olduğuna da pekala değinmiştir. Yazar, bütün bu konu çeşitliliğini ise hiç sırıtmadan, bir bütünlük içinde hiç bir konuyu havada bırakmadan anlatmayı becermiştir, hatta bunlara değinmezse kitabın eksik kalabileceğini de rahatça söyleyebiliriz sanırım. Yazıldığı dönemle de bağlantılı olarak herhalde hippiler ve ’68 kuşağı gibi öğeler de kitapta nesneler olmuş.
Kapağı Andrei Tarkovsk’nin “Stalker” filminin kapağına benzemesi oldukça manidar olan kitap, sıradan bir fantastik, bilim-kurgu romanı değil. Derin felsefi muhteviyatına rağmen tek okuyuşta her noktayı yakalanabilecek şekilde özenle ve apaçık işlenmiş. “Rüyanın Öte Yakası” bilinçli bir zihnin, bilerek ve özenle bütünün bir parçası olma çabası.
*Aktaran Akal, Cemal Bali. (2006). Özgürlüğün Geleceği Yoktur Edebiyatta Spinoza. Ankara: Dost s.34)
Rüyanın Öte Yakası
Ursula K. Leguin
Çeviren: Aylin Üçer (Orjinal Dili: İngilizce)
İstanbul: Metis Yayınları
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
224 sayfa - 1.Baskı: Mart 2011
11 Temmuz 2011 Pazartesi
Çatışmaların temel noktası:kimlik
23 Haziran 2011 Perşembe
Dicle, Haberal ve Balbay kararları
5 Mayıs 2011 Perşembe
Kar Beyaz
Sabahattin Ali’nin “Ayran” adlı hikayesi iki küçük kardeşi ve kendisine ekmek edinebilmek için uzaktaki bir tren istasyonunda ayran satan küçük Hasan’ın bir gününü o sırada da geride kalan hayatının özetini ihtiva eder.