28 Temmuz 2017 Cuma
Handmaid's Tale ve İktidar Üzerine Kısaca Düşünceler
Handmaid's tale alışılageldik distopyaların, hatta bir çok siyaset üzerine konuşmanın kaçırdığı bir noktaya dört elle sarılıyıor: cinsiyet. Siyasi iktidarın tanımında bir uzlaşma mümkün olamayacaksa da; en azından yasayı koyma gücünün, yani Leviathan'ın asasının, varlığı çoğunlukla kabul edilecektir. Normu(yani istisnayı) belirleme gücü iktidardır, dersek büyük ihtimalle eksik; ama yanlış olmayan bir tanım olacaktır. Bu siyasi iktidarı elinde bulunduranların, ünvanları ne olursa olsun. Bu belirleyicilerin bir diğer adı daha vardır: Erkek(tabii ki bireyler değil kast edilen). Sadece erk sahibi anlamıyla yapılacak dümdüz bir yorumla değil, çoğunlukla kuramsal ama dayanağını tarihten alan bir gerçeğin yansımasıdır bu kelimenin böyle kurulması.
Gelelim dizinin kendisine, dişiler iki kategoriye ayrılmış durumda: Doğurgan olanlar ve doğurgan olmayanlar. Dolayısıyla kadının korkutucu yaratıcılığına ilişkin erkeğin kendini insanlığın kendisi olarak görerek var etme çabası, o gruplardan doğurgan olana yönelirken; doğurgan olmayan kadın ise, sosyal hayattan işlevsiz görülerek adeta silinmektedir. Ancak doğurgan olmadıklarından bir tehdit unsuru değildirler ve bu silinme işlemine özel bir çaba harcanmaz. Doğurgan olmayan kadın, yaratıcı olmadığı için daha az korkulur ve erkek hakimiyeti uğruna dışına itildiği insanlığa biraz olsun yaklaşırılmışsa da, erkek de olmadığı için merkeze gelmesine de pekala müsaade edilmemektedir. Doğurgan kadınlar kutsallaştırılmış, yani zorla toplumun dışına itilmiş, bir çeşit sürgüne gönderilmişlerdir. Kutsallaştırılmış Handmaidlerle, arkaik toplumlardaymışcasına, iletişimin çok sert ve belli kuralları vardır. Bütün bu ritüeller yeni düzenin anlamlandırıcılarıdır.
Gilead'daki toplumu şu şekilde üçe ayırabiliriz: kadınlar(doğurmayan dişiler), kutsal kadınlar(doğurgan dişiler) ve insanlar(erkekler). Bu ayrım, erkek ve erkek olmayan ayrımının antropoloji'de bulunacak doğurganlığa ilişkin köklerine çok gerekli bir vurgu yapmaktadır. Yukarıda da belirtilen korkutucu yaratıcılığın kaynağıdır bu doğurganlık. Gerçekten de, karmaşık toplumlarda görmenin daha zor olduğu cins hakimiyeti, basit toplumlarda daha kolay gözükür ve Gilead karmaşık bir toplumda basit toplumlardaki kadar görünür olsa nasıl olurdu sorusunun olağanüstü bir cevabıdır. Kadınlar, dişiliklerinin tanımlandığı doğurganlık açısından dahi, erkeklere bağımlı kılınıyor ve her alanda özerkliklerini kaybediyorlar. Daha doğrusu dünyamızın toplumlarına bir büyüteç tutularak bu ilişki çok daha çarpıcı bir şekilde gösteriliyor. Bunun bir görüntüsü kısır eşin çocuğunun ebeveynlerden sadece babayla biyolojik ilişkisi olmasıdır. Kadının çocuğu olması, eşinin spermine bağlıdır. Yaratıcılığı denetimine almaya ilk toplumdan başlayan erkek, burda doğrudan doğruya kendine bağlandığı bir sosyal norm inşa ediyor. Diğer bir görüntüsü ise handmaid ile “baba”nın ilişkisindedir. Handmaid'in doğurmak dışında hiç bir işlevi yoktur. Kadının “alet-beden”inin muazzam bir gösterimi olan bu durumda yaşanan şey, Gilead toplumuna göre tecavüz değil, dini bir ritüeldir. Handmaid'in bu ilişkiye girmeye moral bir zorunluluğu olduğu düşüncesi pratik nedenlerle hakim kılınmıştır. Erkeğin, yaratıcılığı böylesine denetime alınmasından pek tabii olarak; kürtajdan doğum kontrole, nice oldukça güncel konuya ilişkin mesele ortaya çıkarılabilir. Yalnız bu ve benzeri dizinin çeşitli noktalarından çıkarılabilecek olan bariz noktalara pek de değinmek istemiyorum. Zaten yazının kapsayıcılık iddiası da yok. Ancak söylenmesi gereken bir şey var ki; bütün bu denetim ilişkisinin normdışı alanda değil, sivil alanda yapılıyor olması, meşrulaşmış şiddetin günümüz için tekrar düşünülmesine en yardımcı olacak yanlarından biridir.
Handmaidler “red center”da içinde işkencenin de olduğu, sert bir eğitimden geçerler. Karmaşık toplumlarda da, basit toplumlarda da görülen: kadının çok boyutlu ve çok baskıcı bir cinsel ğitim sürecinden geçirilerek, üreme alet-bedenine dönüştürülmesi burada söz konusu olur. Handmaidler psikolojik ve fizyolojik yapılarının karmaşık ve eksiksiz bir biçimde terbiye edilip yönlendirilmesine dayanan ve üreme işlevinin denetlenmesine yönelik bir cinselliğe burada zorlanır. Handmaid'lerin bedeninden öte bir kimliği olamayacaksa da, bedenleri onlardan başka bir şeydir. Gilead'da kadının cinselliği tabii olandan soyutlanarak yeniden, yeni sosyal düzlemde yaratılır. Dişi ve kadın aşağı yukarı burada ayrılır. Kısır kadınlar ve handmaid kadınlar arasında adeta artık iki yeni cinsiyet olmuş. İkisi de erkeğin altında olsa da; en tehlikeli olan doğurganlar, bu yeni sosyal düzende de en alta itilmişlerdir.
Anlatıya dair problemler de pekala var; şöyle ki Gilead yeni kurulduğu için bu yeni sosyal düzen daha tam anlamıyla yerleşememiştir. Bu durumda, günümüz için söyleyebileceğimiz şu gerçek sanki yokmuş gibi olur: kadınların da erkeklerle beraber günümüzde, hakim erkek idolojisinin değerlerini beraber benimsemiş oldukları. Yahut katastrofi öncesi kapitalist düzenin idealize edilmesine yakın bir şekilde güzel eski günler anılmaktadır; sanki bütün bu distopyada görülenler gündelik hayatın dikkat çekmesi için bir mercekle büyütülmüş halleri, sembolleri, değilmişçesine.
Yalnız yine iktidar üzerine konuşurken aleni olarak cinsiyetten bahsetmenin önemi o kadar büyük ki. Şöyle ki; yukarıda iktidarın en azından norm/istisna belirleyici olduğu konusunda çoğunluğun uzlaştığını düşünerek, ilk evrensel norma gitmemiz gerektiğini söylüyorum. Tabiattan kültüre, sürüden topluma(kelimelere takılmayalım bence de sıkıntılı ifade ikisi de) geçerken ilk norm neydi diye düşünürsek en makul cevap haram cinsel birleşme yasağıdır. Gerçekten de antropolojik çalışmaların bize gösterdiği şudur ki, tüm insan topluluklarında evrensel/ortak bulabildiğimiz ilk norm, ensest yahut haram cinsel birleşme yasağı şeklinde adlandırılabilecek yasadır. Toplumdan topluma içeriği ve kapsamı değişse ve bir tarihi gerçek olarak hepsinde bunun ilk norm olup olmadığını bilmesek de, buraya kadar olan bilgi bu normun en olası ilk norm olduğunu ortaya koyar. Ve bu yasakla, akrabaların isimleri, ailenin kuruluşu, sivil toplumun yaratılışı; erkeğin insanlığı tekeline alıp bir sözleşmeyle kadını yaratması gerçekleşir. İçindeki bireylerin toplamından daha fazla olan toplumun kurulması ve kadının nesneleştirerek gruplar arası değiş tokuş nesnesi hale getirilmesi tarihte dondurduğumuz bu ana dayanır. Kısacası bu kural koyduğu an yaratılmıştır erkek ve kadın. Yani sosyal olan en azından bir norma bağlı yaşayan insan topluluğu ise, erkek bu normu belirleyen yani hükümdar olmuştur. Penisliler erkeğe, vajinalılarsa kadına bu kuralla dönüşmeye başlar.
Bütün bunlardan anlaşılabilecek olan temel şey; İktidar ve iktidar ilişkisinin erkeğe dair olmasıdır. Anayanlı toplumlar olup anaerkil toplum gösterememiz de belki bundandır ya. Yalnız belki açıkça söylemek gerek, bu tespit "kadınlar doğa/biyolojik olarak erkeğin hükmüne girmelidir"in değil, tam tersi sosyal olarak oluşturulmuştan da öte; "sosyalliğin kurulmasıyla bu iki kavram birbirinden bir iktidar ilişkisiyle ayrılmıştır"ın tespitidir. Ayrıca ilk sözleşmeyi kuranlar kuramsal olarak doğrudan doğruya erkek bireyler olsa da; iktidarın asıl sahibi erkek bireyler de değil; bu bireylerin de altında ezildiği, bir kurum olarak erkeklik olacaktır. Bu sosyal sözleşmeci yaklaşım bir tarihi gerçekliği anlatmıyor olsa da, iktidarın yapısı gereği erkek olduğunu bize göstermek için doğru bir yöntemsel araç olacaktır.
Yani iktidara dair konuşmak istediğimiz her durumda aslında zaten cinsiyetlere ilişkin konuşuyor olsak da; bunun aleni ifadesi doğru bir karşı çıkış yapmak için fazlasıyla kritiktir. Sonuç olarak düzene dair her itiraz cinsiyet bağlamında da düşünülmelidir. İktidarın erkekliğine parmak basmadan yapılan her iktidar yorumu, insanı erkeğe sıkıştıran görüşün bir parçası olmaktan çıkamayacaktır. Erkeklik iktidarın ta kendisi olduğundan, her karşı çıkış erkeğe karşı çıkıştır. Ve Handmaid's tale, bunu bastıra bastıra gösterdiği için özeldir.
20 Ocak 2017 Cuma
Bir bebekten bir katil yaratan karanlık
Yıldırım Bayezid Interact Kulübü'nde kendi dönemim dışında fiilen başkanlık yaptığım bir kaç seneden biriydi. Mekanlarda "Coffee News" adında bir yayın standlarda mekanlara gelen kişilerin okuması için beklerdi, "Gaste"nin ve "20 Dakika"nın da çıkmasına daha bir sene kadar vardı. Kendimiz benzer ücretsiz ve yerel ufak bir yayın hazırlamak istemiştik. Adını hatta biz de "Gaste" koymuştuk.
İlk yazının konusuna ilişkin kafamda hiç tereddüt yoktu; Hrant'tan bahsedecektim. Sonuçta o zamanlar daha her gün üç bomba patlamıyordu. Yazmak/bahsetmek dediğime de bakmayın, çoğunluğu Wikipedia'dan kopyalanıp yapıştırılmış ufak bir biyografiden başka bir şey de değildi metin. Yanına da ufak bir vesikalık fotoğrafını yerleştirdik.
O gasteyi biz gerçekten basabildik, dağıtım olarak ilham aldığımız "Coffee News" gibi mekanlarda standlara koyma yolu seçilmişti, ilk o zaman kimi mekan sahipleri karşı çıkmıştı; 'görüş' gerekçesiyle. Daha sonra hami kulübümüz olan Yıldırım Bayezid Rotary kulübü'nden bir kaç kişi de keşke 'siyasi' olmasaydı demişti.
O günden bu yana keşke siyasi olmayarak bir bebekten bir katil yaratan karanlık büyüdü de büyüdü. Şu röportajdaki çocuğa ve daha nicelerine, hepimize yazık oldu.

22 Kasım 2016 Salı
Rıza, çocuk, cinsel istismar, evlilik vs. konusu
20 Mayıs 2014 Salı
Sevgili Soma duyarlıları
Bu yazının ilk planına göre gitseydim en az 300-400 sayfa civari ve atiflar seklinde uzun olacaktı. O yüzden aklımda tam bir günün hem tamamını hem de aşağıdakinden daha ayrıntılı incelemek olmasına rağmen kısa kesiyorum, umarım algılayabilirsiniz demek isteneni, yataktan kalkmak bile istediğimden kısa kestiğim haliyle bu kadar uzun sürdü, yaşarken önünüzdeki günü devamını siz getirebilirsiniz. Burada maden işletmesi yahut devlet savunulmuyor. Sadece günlük hayatınıza kıyasla bu "üzüntü"nüzdeki tutarsızlık gösterilerek sorunun Soma yahut AKP veya Türkiye değil; modernitenin ta kendisi olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Anlamayı baştan reddetmemeniz dileğiyle.
Bugun sabah yatağınızda yatarken ilk algıladığınız şey iphone'unuzun alarm sesi oldu. Guneydoğu asyada is guvenligi ve sosyal guvencesi olmayan 12 yaşında bir çocuğun çalıştığı fabrikada üretilmiş iphone'unuzun varlığını sağlayan madenler Kongo'da madenlere 12 yaşında tüfek taşıtılan çocuklarin daha da küçüklerini zorla soktuğu madenlerde çıkarıldı. Bir yandan da bu çocuklar birbirlerini o madenler için öldürüyordu. O madenler uzak asyaya, ve o telefon oradan türkiye'ye içinde çalışan insanların yarısının kayıtdışı olduğu gemilerde taşındı. O gemi de ürettiği gemi sayısından çok cenaze çıkaran rershanelerde üretildi. O telefonunuzun şarjını sağlayan elektrik kabloları taşeronun taşeronu bırakın sigorta ve iş güvenliğini maaşını dahi alamayan işçiler tarafından döşendi.
Hala yataktasınız bakın; o en pahalı marka diye düşündüğünüz nevresiminiz fason olarak Bursa'da bir atölyede 12 saat çalışıp yine iş güvenliği olmayan kişiler tarafından yapıldı. Nevresimin pamukları Çukurova'nın sıcağında, güneşin altında evlerinden kilometrelerce uzakta günde tam 32 liraya daha türkçe bilmeyen Suriye'deki savaştan kaçmış okula gitmeyi bırakın sıcak yemeği olmayan 13 yaşınsaki bir çocuk tarafından bütün gün toplandı. İş güvenliği mi, ülkede bulunması bile yasal değil. O aldığı para daha eline geçmeden onu pazarlayan kaçakçıya gidiyor. En başta ikibin avroyu veremediği için şimdi üst sınırı belirsiz bi şekilde sürekli artan borcu için. Babasını öldüren bombanın parası ise doğalgaz faturanda ya vergi ya da gazın kendi parasında iki taraf da olsa. Bursa yolculuğunda ise mal, yetiştirmesi gerektiği için günün nerdeyse tamamında yolda olması gereken kamyon şöförü tarafından tasınıyor. Sigortası olmamasi ne kelime, uyumamasi icin yolda hap bagimlisi edilmis yahut kullanirken uyudugu icin "Konya otobanında tüm ailenin 'katili' oldu"diye kanseti atilan canavarlastirilan bir ekmek parasi kovalayicisi bu adam. Kullandigi kamyon almanya'da Polonya'dan gelen kaçak işçiler tarafından yapılmis. Içindeki benzini ise biliyorsun sanırım? Ha bir de deseni var ya o nevresimin, o kimyasal boyalar... Üzerindeki pijamayı da tahmin ediyorsun sanırım.
Uyandın hadi alarmla, kalktın o bastığın zemin varya,evinin zemini hani. Tası topragi altin denmis Istanbul'a gelmis, barakalarda yasayip gunde uc ogunu bir araya zor getiren kürt bir işci yapti onu. Yine sigortasi ve is guvenligi yoktu. Basinda onlardan nefeet eden bir muteahhit, belediye'deki hemsehrisi araciligiyla edinmis araziyi, butun mahalledeki ufak bir arsa icin ihale kazanmis, ek sozlesmelerle o ufak ihalesinin kapsami genisletilmis ve davasa bir alani olmus. Tam orada yikik dokuk bir ev varmış. Icinde de kara mi kara Somalili 30 kadar genc. Gecen gün kafede otururken saat satmaya çalıştığı için rahatsız olduğun zenci var ya, ha o iste. Kuraklık ve iç savaşta kırılan ülkesinde bıraktığı ailesine yolluyor neredeyse gelirinin tamamını, kalanını da kendisini Avrupa'ya kaçıracağını iddia ederek kandıracak olan bir adama vermek için biriktiriyor. O Somaliler çıkartıldi da yapıldı o bina. Peki ya nası boş kalmıştı ki,en başta? Nerdeyse 60 sene önce aylardan eylüldü ve yine "Bu vatan bizim!" demen gerekiyordu ve orda oturan Kevokyan ailesi Kars'taki amcalarının basına gelenleri bildikleri icin evlerini terk etmişti, arkalarına bakmadan. Halbuki onlar'da Etiyopyalı köleler ve eşeklerin beraber, Marmara Adası'ndan gelen gemiden indirilen, taşları taşımasıyla yapmışlardı evlerini. Kuru ekmek parasına çalıştırdıklari Trabzonlu Ahmet'e yaptırmışlardı daha doğrusu. Bu böyle gider ya, sen anladın..
O da ne evvelsi gün yemek dökülmemiş miydi o bastığın yere? Nasıl temiz? Aaa, evet Ayşe hanım gelmişti dün. Ayşe hanımın eli yavaşlığından şikayetçisin; ama en azından çalmıyor diye yeni birine güvenmiyorsun. Soyadı da var mıydı acaba onun, hiç merak ettin mi? Aa nası bilmezsin, yoksa sigortası yok mu? Ya camı silerken aşağı düşerse? Ilgili güvenlik önlemlerini de almadın mi? Ama nasıl olur, kayıt dışı çalışanlarına iş güvenliliğini önemsemeyenlere kızgın Somalı madencinin destekçisi sen yaparmısın böyle bir şey? Hele haftasonları bırakçak yeri olmadığından beraberinde getirdiği küçük kızına verdiğin eski kiyafetler ve ojul kitapları yeterli değil mi? Adı neydi kızın? Ya onun başına bir şey gelse? Ama sen duyarlı bir vatandaş olarak önlemler almışsındır.
Yolda gürültüsünden rahatsız olduğun çim biçen belediye işçisi, kahveni alırken tavrına kızdığın garson, sana ters bakan metro turnikesinde bekleyen güvenlik, sokağındaki lamba bozulduktan iki gün sonra onu tamir eden işçi, okul yahut işinde ortalıkta dolanıp toplantına yahut dersine geç kalmana sebep olduğunu düşündüğün temizlikçi, arabesk radyo çalıyo diye sinirini bozan taksi şöförü, sıra sana gelene kadar popkek bittiği için sana veremeyen şehirlerarası otobüs muavini, bagajini attigi icin kizdigin ido gorevlisi, kolay gelsinini esirgedigin copcu ve sen; evet hangi is guvenlii uzmani kontrol etti is yerini? Buroda calistigin icin guvende misin, ta o korkulugu olmayan ve surekli kaygan olan o merdivenler? Belki de kendi isindir, o yaninda calisan garson cocugun sigortasi var miydi yahut yazin aldigin univrrsite iki ogrencisi stajyerin? Hatta calisan da olsan, arabanin muayenesi geceli ne kasar oldu, merkezi isitmali apartmaninin kazani guvenli mi, yoksa eskidigi halde masrafa girmek mi istemiyorsun? Son lodosta catidan kiremitler ucmustu, iyi ki asagidan gecen kucuk bir cocugun kafasina carpmamis.
17 Şubat 2014 Pazartesi
Black Kaghan V0.1
Feedback bekliyorum, daha geliştirilcek. Sadece bu gecenin eseri bu. 8-9 saat diyelim.
19 Nisan 2013 Cuma
T.C. Meselesi
3 Ocak 2012 Salı
Yeni Bir Dünya Yaratmak İster Miydik?
Bu kitap tanıtım yazısı NOTOS'un Ağustos-Eylül sayısında yayınlanmıştır.
Hepimiz, hayatın her sahasında bir şeylerin yolunda olmadığını, ideal olmadığını düşünürüz. Hep bir şeyleri değiştirebilmenin, kendi doğrularımıza çevirmenin peşindeyizdir. Belki bir bütün olarak inşa etmeyiz de kafamızda bir ütopyamız vardır. Dünyayı ideal bir iyi-kötü, doğru-yanlış kavramlarımız açısından eleştiririz(Modernitenin içine doğmadık mı, sonuçta hepimiz Kant’ın çocuklarıyız.) Modernite ile beraber bu kıstasları rasyonelliğe göre değerlendiririz. Aklı ve bilimi başköşeye oturturuz, bu değerlendirmelerde. İdeal bir ahlak anlayışımız vardır. Peki ya bu değişim isteklerimizi gerçekleştirebilseydik dünya gerçekten çok daha iyi bir yer mi olurdu? İşte bu soruya kendisini tanıyanların tahmin ettiği cevabı veren Ursula Kroeber LeGuin, 1971 yılında yazılmış olmasına rağmen Türkçeye yeni çevrilmiş romanı “Rüyanın Öte Yakası”nda bu konuya eğilip, bir pozitivizm ve determinizm methiyesi meydana getiriyor.
Romanın başkarakteri George Orr, kendisinin “etkili-rüya” diye isimlendirdiği rüyalarıyla dünyayı değiştirebiliyor. Hem de öylesine ki buna şahit olanlar hariç herkes için dünya sanki başından beri bu yeni halindeymiş gibi hafızalarına kadar her şey değişiyor. Karakterin ismi pek tabii olarak bize “George Orwell”i hatırlatıyor, kitapta da zaten Orwell deyince akla gelenlerden “Cesur Yeni Dünya” tamlamasını fark etmek çok da zor olmuyor. Olaylar onların hayallerine benzer bir dünyada başlıyor. Modern devlet hayatın içine inmiş her tarafı kuşatmış halde. Yoğun bi takip düzeni ve otorite hali var. Küresel çapta büyük savaşlar uzun süredir var ve bitecek gibi değil, küresel ısınma ve radyasyon hat safhada, kıtlık ise olağan hal olmuş. Hayat olabildiğine makineleşmiş, hizmet sektörüne kadar her alan otomasyondan etkilenmiş. Olaylar, günümüzde geçse de çok farklı bir (daha doğrusu bir çok) süreçten geçmiş dünya. Orwell de Huxley de o insana sunulan ütopyaların ne hale dönüşebileceğinden bahsetmişti; ama ikisinde de genel bir ütopyaya karşı çıkış gözlenmemekteydi, sadece o an gözleri önünde olanlara ve ya olabileceğini düşündüklerine itirazları vardı. Kitabın kahramanı ise bu ütopyacı zihniyete her davranışı, her özelliğiyle bir muhalefet halinde. Dünyanın en vasat insanı George Orr, Tao ve Spinoza öğretilerinin peygamberi niteliğinde bir karakter.
Dr.William Haber ise kitabın ikinci karakteri ve George’un karşısında moderniteyi temsil eden karakter olarak yer alıyor(Yine isminin yaptığı çağrışımla Jurgen Habermas olarak düşünülebilir). Doktor kendi tabiriyle “Yahudi-Hıristiyan-Batı’da yetişmiş bir adam” ve George’un “pasifliğini” de açıkça doğu mistisizmiyle ilişkilendirerek yazarın kaynağına bizi yönlendiriyor. Doktor var olduğunu düşündüğü evrensel doğrulara göre evreni George’a telkin ettiği rüyalarla şekillendirirken, George ise varoluşu kendi akışına, kendi bütün ve tekliğine bırakmaktan yana. İdeal düzenin ve iyinin olamayacağını düşünen George zaten evrene yaptığı müdahelelerden rahatsız olduğu için doktora gitmektedir; ama doktor onu çok daha büyük müdaheleler için kullanmaktadır. Doktor aklı ve bilimi esas alarak dünyayı daha “iyi” bir yer hale getirmeye çalışırken, ortaya çıkan sonuçlar, insanın kendini diğer varlıklardan üstün görerek kendine dünyayı değiştirme görevi verildiğini zannetmesinin aslında ne kadar asılsız olduğu çok iyi ortaya çıkıyor. Zaten bu karşı çıkış LeGuin’in diğer kitaplarında da sıkça rastlanır; ama asıl konu olmamıştır. Kitap Tao’nun “Wu Wei”, Spinoza’nın “zorunluluk” kavramlarının adeta bir manifestosu olmuş.
Kitabın temel noktası Tao ve Spinoza olunca beraberinde buna bağlı birçok konu da geliyor. Yazarın başka kitaplarında da bahsettiği “Eşzamanlılık” kuramının da bir savunması denebilir. Uzay-zaman ilişkisinin ardışık değil, aksine paralel denebilecek bir halde olduğunu “etkili-rüya”ların uzay-zaman ilişkilerine yarattığı değişimle anlatıyor. Ayrıca modernitenin “normalleştirme” pratiklerinden tedaviye ve cezaya(tabii ki de özellikle tedaviye) yine bu evrensel doğrunun olamayacağı sorunundan yaklaşıyor. Amaç-araç ilişkisinin aslında amaç diye bir şeyin olmadığı, elimizdeki tek şeyin araç olduğu ve buradan kendine amaç addeden insanın tanrıcılık oynayamayacağına varıyor. Ne de olsa Flaubert’in dediği gibi tanrının bir amacı olsaydı, gereksinimi de olacak ve kusursuz olmayacağından tanrı olmayacaktı.* Ve tabii ki hürriyetin(belki de daha doğru bir kelime ile özerkliğin) varoluş bilinci ve kendinden başka bir şey olmama ile geldiğini de atlamıyor. Evrenin çeşitliliği ve bunun içindeki birliğine paralel olarak değişim ve durgunluğu bir bütün olarak değerlendirmesi de kaçınılmaz olmuştur. Tahmin edilebileceği gibi de ilerlemeci, toplumsal ahlakçı fikirlere de sert bir karşı çıkış oluşturmuştur. Bunlarla birlikte insanın gerçek ve gerçeküstü ile olan ilişkisinde gerçeğin çok daha tahammül edilebilir olduğuna da pekala değinmiştir. Yazar, bütün bu konu çeşitliliğini ise hiç sırıtmadan, bir bütünlük içinde hiç bir konuyu havada bırakmadan anlatmayı becermiştir, hatta bunlara değinmezse kitabın eksik kalabileceğini de rahatça söyleyebiliriz sanırım. Yazıldığı dönemle de bağlantılı olarak herhalde hippiler ve ’68 kuşağı gibi öğeler de kitapta nesneler olmuş.
Kapağı Andrei Tarkovsk’nin “Stalker” filminin kapağına benzemesi oldukça manidar olan kitap, sıradan bir fantastik, bilim-kurgu romanı değil. Derin felsefi muhteviyatına rağmen tek okuyuşta her noktayı yakalanabilecek şekilde özenle ve apaçık işlenmiş. “Rüyanın Öte Yakası” bilinçli bir zihnin, bilerek ve özenle bütünün bir parçası olma çabası.
*Aktaran Akal, Cemal Bali. (2006). Özgürlüğün Geleceği Yoktur Edebiyatta Spinoza. Ankara: Dost s.34)
Rüyanın Öte Yakası
Ursula K. Leguin
Çeviren: Aylin Üçer (Orjinal Dili: İngilizce)
İstanbul: Metis Yayınları
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
224 sayfa - 1.Baskı: Mart 2011