22 Ağustos 2018 Çarşamba

Liverpool, Baltimore, İsyan

2011'de İngiltere'yi saran isyanlar çıktığında Liverpool'daydım. Bu video ile oradaki alakalı bir ders için, isyanın sebepleri ile ilgili bir sunum yaptığımda hocadan ve kimi öğrencilerden aldığım tepkiyi hatırladım. İşin ilginç yanı şu; 1981'de İngiltere'de birebir aynı şehir ve mahallelerde aynı isyan yaşanmış. Bu isyanı "ders alınması gereken eski ırkçı günler" olarak hatırlıyorlar. Liverpool'da Atlantik köle ticareti üçgeninin Avrupa yüzü olarak köleliğe ilişkin bir müze var. Müze kronolojik sırayla ilerlerken en son bu 1981 isyanlarıyla bitiyor. Yani resmi anlatı dahi o dönemdeki isyanlar ile ırkçılık arasındaki bağları kuruyor. Hatta sınıfta bir başka öğrenci de bu 1981 isyanından bahsetti sunumunda. Çok da takdir topladı, kurduğu ırk ve sınıf bağlantısıyla, benim o sırada güncel olarak yaşanan isyana ilişkin bu bağı kurmam ise anlaşılmadı.

Tekrar söylüyorum, İngiltere'nin her yerinde tamamen aynı şehirlerde aynı mahallelerde çıkıyor isyanlar. 2011 isyanına dair, polis gözetiminde bir kişinin öldürülmesine ilişkin protestoların medyada yer alıp almadığına dair gazeteleri taradım. Hiçbir şey bulamamakla beraber, şimdi hatırlamak için tekrar olayları arattığımda kimi önde gelen yayın kuruluşların olaylardan bahsederken bu kısımdan bahsetmediğini gördüm. Sadece bir yerleri yakarsalar medyanın dikkatini çektiklerini ve o zaman dahi bağlamından koparılmış şekilde sunulduğunu, polis şiddetinin sadece daha çok kızıştırdığını ve senelerde birikmiş gerilimin böyle yansıdığını anlattım. Sınıftaki kimileri ve en önemlisi hoca(ki kendisi de Hintli azınlık idi), bu insanların sadece ortalığı yakıp yıkmak isteyen irrasyonel kişiler olduğunu iddia ettiler. Etrafa verilen zararda dahi seçicilik vardı. Mesela pahalı arabalara saldırılıyor, ucuz arabalar bırakılıyordu. Zincir veya büyük dükkanlar zarar görüyor, ufak yerel dükkanlara dokunulmuyordu. Bunun hem sınıf hem ırk meselesi olduğunu, aralarından bir kişi polis eliyle öldürüldüğünde ve bunu günlerce protesto ettiklerinde ne ölümün ne eylemin medyada yer bulmadığını; ama bir cam kırdıklarında anında uluslararası medyaya kadar gözükebiliyorlardı. Başka seslerini duyurabilecek yol gerçekten kalmadığını ifade ettiğimde ise, artık saçmaladığıma karar verilmişti. 

Dersin adı "Power, Culture and Society" idi. Dersin içeriği olan şeyleri güncele uyarlayıp, geçmişe sıkışmayınca tepkiler ne kadar farklılaşıyor. Nice olay da hem bizim memlekette, hem elde böyle olacak; sonra ben demiştik diyeceğiz de bir işe yaramayacak.

12 Temmuz 2018 Perşembe

İdam ve Hadım - Eril tahakküm uğruna şehit edilecek erkekler.

Toplumumuzda ne yazık ki, idam ve hadıma yönelik tartışmalar tekrar alevlendirilmiş. Kimi kesimler kendi siyasi emelleri için, toplumun geniş kesimlerine hitap edebilecek 'çocuğun cinsel istismarı' gibi konulara yönelik haberleri ön plana çıkarmakta ve bununla kendi siyasi emellerine uygun düşecek ceza infaz araçlarına yönelik tartışmalar yaratmaktadır.

Bu araçlardan biri de idam. İdam, yani devletin hukuka uygun bir şekilde öldürmesi, tek bir şeye yönelen bir fiildir; ilgili bedene. İdam, kişiyi onun asli varedicisi olarak görülen bedeni üzerinden cezalandırır. Mutlak anlamda sorumlunun kim olduğu bellidir, diğer her şey tali dahi değildir. Bu anlamda idam ile cezalandırılan kişinin kendisi ve bedeni arasındaki ilişki devam etmediğinde sorunun çözüleceği iddiasını taşır. Bu da kişilerin tamamen kendinden menkul bir 'hür irade'si olduğu inancının tabii sonucudur. İdam ile bu ferdin 'hür iradesi'nin artık, 'bizim dünyamız'a etki etmemesi sağlanmış olur.

Tartışılan bir diğer araç ise kimyasal hadım. Hadım ise münferitleştirme anlamında benzer, bir iddia taşısa da iradeye bakışında ayrışır. Hadım cezası verilen suçların, ilgili bedenin doğal sonucu olduğu iddiasındadır. Doğal olduğu için, siyasi/sosyal alanda tartışılabilir değildir. Biyolojik bir değiştirilemezdir. Bu sebeple, beden dönüştürülmeli/değiştirilmelidir. Bedenin bu değişimi ile kişinin hala aynı kişi olduğu iddiası dışında, bu 'doğal' olan ve bedene dair alanın kişinin 'hür iradesi'yle kontrol edememesi iddiası ile de hadım, idamdan ayrılır.

İkisinde de ortaklaşan kavram bu fiillerin devlet eliyle işlenmesini hukuki kılan şeyi, suçu, sadece ve sadece faile yüklemesidir. Suçu ve suçluyu toplumdan uzaklaştırır, suçluyu canavarlaştırır ve suç kaf dağının ardında erişilemez tanımadığımız bir şeye dönüştürülür. Bunun böyle olmasının çok önemli de bir işlevi vardır. Bu şekilde toplumdaki iktidar ilişkileri sorgulanmaz, toplumun sağlıklı ve iyi olduğu iddia edilebilir ve mevcut tahakküm de devam eder. Tahakkümün korunması için, iktidar ilişkisinin varlığı adeta sansürlenir. Siyasi sorumluluk hiç olmamış, sadece bireyler ve hatta bazen onların iradesi dışında bedenleri sorumludur.

Türkiye aslında suça, hatta şiddetin toplumsal cinsiyet yüzüne, dair yabancılaştırmaya hiç de yabancı değildir, benzer bir dezenformasyon senelerce "namus cinayetleri" üzerinden yapılmış ve "gelenek" söylemi ile bir 'onlar'(Kürtler) ve 'biz' ayrılığı yaratılmıştır. Bu iddiaya göre, bir kısım erkekler gelenek ile öldürürken, bir kısım erkekler 'cinnet' ile öldürmüştür. Şiddetin toplumsal cinsiyete ilişkin temelleri bu sayede sorgulanmamış ve eril tahakkümü korumak için, bir başka iktidar ilişkisinden etnik ayrımcılıktan yararlanılmıştır. Bugün de bu ayrıştırma kişilerin "pedofil" olduğu iddiası ve bu kişilerin toplumun dışında münferit "sapık"lar olması üzerinden sağlanmaktadır. Bu kavramlarla kişilerin durumu patolojikleştirilmekte, tartışma siyasetin alanından çıkarılıp tıbbın alanına sokulmaktadır. Bu 'hasta' kişilerin tedavi edilemez olduğu iddiası üzerinden idam veya tedavi edilebilir olduğu iddiası üzerinden hadım savulmaktadır. Suçu 'hastalık' olarak tartıştığımızda, geriye siyasi bir alan kalmamaktadır.

Şiddet ve şiddet tehditi, eril tahakkümün üreticilerinden/yeniden üreticilerinden iken, aynı zamanda bu tahakkümün de ortaya çıkardığı bir şeydir. Başkaları üzerinde söz söyleme, onlar üzerine eyleyebilme yetisini kendinde görmek olarak kısmen özetlenebilecek "erkeklik" pratiklerinin de bir parçasıdır. Bir başkasının bedenine müdahele etme, üzerine eylemek tam anlamıyla tipik bir "erkeklik" pratiğidir. Erkeğin erkek olmayan yahut kendisi kadar 'makbul erkek' olmayan diğer herkes üzerine hak sahibi olduğu iddiası devletten okula, aileden medyaya çeşitli söylemlerle tekrar edilmektedir. İkili cinsiyet tanımlamaları üzerinden kurulan bu iktidar ilişkisi de sürekli doğallaştırılarak hem meşruiyeti sağlanmış hem de siyasal olarak tartışılamaz hale gelmiştir.

Her türlü suç için toplumsal bağlamından bahsedebilecek iken, toplumsal cinsiyet temelli şiddetin, sadece ve sadece faile bağlanması sorunu çözmeye yönelik değil, yalnızca intikam hissini tatmin etmeye yöneliktir. Bu sayede eril tahakküm de doğallığını koruyacak ve devam edecektir. Bu anlamda iktidarın toplumsal cinsiyet yüzü ile doğrudan doğruya bağlantılı bu eylemlere münferitmiş gibi yaklaşmanın sorunu çözmeyle hiç bir alakası olmadığı zaten alenidir.

Tecavüz üzerine kamusal söylemin kendisi zaten bir denetim biçimidir. İffetlilik üzerinden kimlere tecavüz edilebileceği tanımlanır. Tahakkümü güçlendiren yaygın söyleme göre, iffetli olmayanların "rızası var" olduğundan tecavüz söz konusu olamaz; ancak bir 'masumiyet' atfedildiğinde tecavüz olabilir. Bu "kendini tutamama" söylemiyle de paralel ilerler. Kendilerini kontrol edemeyen erkekler dayanamadıkları için hadım edilmelidir. Tecavüzün bir kısmını meşrulaştıran söylemin, diğerini de münferitleştirerek suçun toplumsal yönünü görmemekten de öte, bu tecavüzün kendisinin sebebi olan tahakküme hizmet ettiği pekala görülebilir.

İdama karşı çıkanlar içerisinden de iki farklı söylem kesinlikle rahatsız edici. Birincisi, geri alınamayacak ve tazmin edilemeyecek olması üzerinden yapılan karşı çıkış. Bu söylem yargılamada hatalı karar çıkabileceği; ancak ölen kişinin parasal olarak dahi tazmin edilemeyecek olması üzerinden yapılan bir iddia. İkincisi ise, idamın "insancıl" yahut "ahlaki" olmadığı üzerinden yapılan karşı çıkış.

Birinci karşı çıkış suçun toplumsal yönünü yok sayan, kişinin 'hür iradesi'ni adeta vahiy gelirmişçesine karar vermesinde bir problem görmeyen yahut görüyorsa dahi, bunu vazgeçilebilir gören bir pozisyon olarak problemlidir. Geri çekilerek muhalefet etmenin, olası uzlaşmada, buluşulan pozisyonu kaydıracağına dair aktivizme yönelik pratik argüman dışında, yargılamada hata olmadığında idamı kendiliğinden haklı görmektir. Bu anlamda aslında, idamı meşrulaştırıcıdır. Sadece uygulamasına yönelik bir çalışma yapılmasını söyler.

İkinci karşı çıkış ise, aslında idamı tartışmamaktadır. İdamın "insani" yahut "ahlaki" olmadığı argümanı, bize doğrudan doğruya hangi fiillere idam cezası verilmesi gerektiğini de söyler. İdamı değil, ahlaksızlığı tartışmak üzerinden alınan pozisyona şöyle bir cevap verilebilecektir; eğer işlenen suç idamdan daha "ahlaksız" veya "insanlık-dışı" ise, idam kendi kendini meşrulaştıracaktır. Aslına bu şekilde meşrulaştırılmış cinayetler ülkemizde zaten bolca işlenmektedir. Linç edilen kişiler, öldürme fiilinin kendisinden daha "ahlaksız"dırlar. Hrant Dink veya Tahir Elçi öldürülür ve hakim söyleme göre bu ahlakidir; çünkü "devlet-düşmanı" olduğu iddia edilen pozisyonları, idamın kendi ahlaksızlığını aşar. Bu anlamda "ahlak" veya "insanlık" üzerinden idama karşı çıkılamaz; her hangi bir değerler sisteminde bir başka fiil idama göre o kadar ağır bir "ahlaksızık" içerebilir. Bu idam ve ilgili fiilin ahlakilik kıyaslaması dışında bizi bir yere götürmez. Bu anlamda ilki için söylenebilecek geriye çekilmiş bir pozisyon dahi değildir, idama ilişkin bir pozisyon değildir.

Sonuç olarak; erkek şiddetinin yöneldiği bireylere dair devlet, erkek kimliğine de uygun olarak, bir koruma mekanizması pekala sağlamaz. Bu korumama, eril tahakkümü ortaya çıkarma riskini beraberinde taşır. "Masumiyet" atfedilebilenlere, mesela çocuklara, uygulanan şiddet "doğal" görülmediğinden bu duruma eril tahakkümü korumak için müdahale edilmelidir. İşte "doğal" iktidar ilişkisini bozanlar da "doğaları gereği"(biyolojileri gereği) kendilerini tutamadığı iddia edilen "sapık"lar olacaktır. Bu "hasta" konumuna getirilmiş erkekler artık, erkek devletin gerçek kişi erkeklerle olan dayanışmasının dışına itilir. Bu "sapık" erkekler, erkeklik için feda edilecektir. Eril tahakkümün şehitleri olacaktır. İdam ve hadım da tam da budur ve bu sebeple karşı çıkılması gerekir. Suçun toplumsallığı üzerinden kurulmayan argümanlar, idama karşı çıkıyor olsa dahi korunabilecek pozisyonlar olamaz.





28 Temmuz 2017 Cuma

Handmaid's Tale ve İktidar Üzerine Kısaca Düşünceler



Handmaid's tale alışılageldik distopyaların, hatta bir çok siyaset üzerine konuşmanın kaçırdığı bir noktaya dört elle sarılıyıor: cinsiyet. Siyasi iktidarın tanımında bir uzlaşma mümkün olamayacaksa da; en azından yasayı koyma gücünün, yani Leviathan'ın asasının, varlığı çoğunlukla kabul edilecektir. Normu(yani istisnayı) belirleme gücü iktidardır, dersek büyük ihtimalle eksik; ama yanlış olmayan bir tanım olacaktır. Bu siyasi iktidarı elinde bulunduranların, ünvanları ne olursa olsun. Bu belirleyicilerin bir diğer adı daha vardır: Erkek(tabii ki bireyler değil kast edilen). Sadece erk sahibi anlamıyla yapılacak dümdüz bir yorumla değil, çoğunlukla kuramsal ama dayanağını tarihten alan bir gerçeğin yansımasıdır bu kelimenin böyle kurulması.

Gelelim dizinin kendisine, dişiler iki kategoriye ayrılmış durumda: Doğurgan olanlar ve doğurgan olmayanlar. Dolayısıyla kadının korkutucu yaratıcılığına ilişkin erkeğin kendini insanlığın kendisi olarak görerek var etme çabası, o gruplardan doğurgan olana yönelirken; doğurgan olmayan kadın ise, sosyal hayattan işlevsiz görülerek adeta silinmektedir. Ancak doğurgan olmadıklarından bir tehdit unsuru değildirler ve bu silinme işlemine özel bir çaba harcanmaz. Doğurgan olmayan kadın, yaratıcı olmadığı için daha az korkulur ve erkek hakimiyeti uğruna dışına itildiği insanlığa biraz olsun yaklaşırılmışsa da, erkek de olmadığı için merkeze gelmesine de pekala müsaade edilmemektedir. Doğurgan kadınlar kutsallaştırılmış, yani zorla toplumun dışına itilmiş, bir çeşit sürgüne gönderilmişlerdir. Kutsallaştırılmış Handmaidlerle, arkaik toplumlardaymışcasına, iletişimin çok sert ve belli kuralları vardır. Bütün bu ritüeller yeni düzenin anlamlandırıcılarıdır.

Gilead'daki toplumu şu şekilde üçe ayırabiliriz: kadınlar(doğurmayan dişiler), kutsal kadınlar(doğurgan dişiler) ve insanlar(erkekler). Bu ayrım, erkek ve erkek olmayan ayrımının antropoloji'de bulunacak doğurganlığa ilişkin köklerine çok gerekli bir vurgu yapmaktadır. Yukarıda da belirtilen korkutucu yaratıcılığın kaynağıdır bu doğurganlık. Gerçekten de, karmaşık toplumlarda görmenin daha zor olduğu cins hakimiyeti, basit toplumlarda daha kolay gözükür ve Gilead karmaşık bir toplumda basit toplumlardaki kadar görünür olsa nasıl olurdu sorusunun olağanüstü bir cevabıdır. Kadınlar, dişiliklerinin tanımlandığı doğurganlık açısından dahi, erkeklere bağımlı kılınıyor ve her alanda özerkliklerini kaybediyorlar. Daha doğrusu dünyamızın toplumlarına bir büyüteç tutularak bu ilişki çok daha çarpıcı bir şekilde gösteriliyor. Bunun bir görüntüsü kısır eşin çocuğunun ebeveynlerden sadece babayla biyolojik ilişkisi olmasıdır. Kadının çocuğu olması, eşinin spermine bağlıdır. Yaratıcılığı denetimine almaya ilk toplumdan başlayan erkek, burda doğrudan doğruya kendine bağlandığı bir sosyal norm inşa ediyor. Diğer bir görüntüsü ise handmaid ile “baba”nın ilişkisindedir. Handmaid'in doğurmak dışında hiç bir işlevi yoktur. Kadının “alet-beden”inin muazzam bir gösterimi olan bu durumda yaşanan şey, Gilead toplumuna göre tecavüz değil, dini bir ritüeldir. Handmaid'in bu ilişkiye girmeye moral bir zorunluluğu olduğu düşüncesi pratik nedenlerle hakim kılınmıştır. Erkeğin, yaratıcılığı böylesine denetime alınmasından pek tabii olarak; kürtajdan doğum kontrole, nice oldukça güncel konuya ilişkin mesele ortaya çıkarılabilir. Yalnız bu ve benzeri dizinin çeşitli noktalarından çıkarılabilecek olan bariz noktalara pek de değinmek istemiyorum. Zaten yazının kapsayıcılık iddiası da yok. Ancak söylenmesi gereken bir şey var ki; bütün bu denetim ilişkisinin normdışı alanda değil, sivil alanda yapılıyor olması, meşrulaşmış şiddetin günümüz için tekrar düşünülmesine en yardımcı olacak yanlarından biridir.

Handmaidler “red center”da içinde işkencenin de olduğu, sert bir eğitimden geçerler. Karmaşık toplumlarda da, basit toplumlarda da görülen: kadının çok boyutlu ve çok baskıcı bir cinsel ğitim sürecinden geçirilerek, üreme alet-bedenine dönüştürülmesi burada söz konusu olur. Handmaidler psikolojik ve fizyolojik yapılarının karmaşık ve eksiksiz bir biçimde terbiye edilip yönlendirilmesine dayanan ve üreme işlevinin denetlenmesine yönelik bir cinselliğe burada zorlanır. Handmaid'lerin bedeninden öte bir kimliği olamayacaksa da, bedenleri onlardan başka bir şeydir. Gilead'da kadının cinselliği tabii olandan soyutlanarak yeniden, yeni sosyal düzlemde yaratılır. Dişi ve kadın aşağı yukarı burada ayrılır. Kısır kadınlar ve handmaid kadınlar arasında adeta artık iki yeni cinsiyet olmuş. İkisi de erkeğin altında olsa da; en tehlikeli olan doğurganlar, bu yeni sosyal düzende de en alta itilmişlerdir.

Anlatıya dair problemler de pekala var; şöyle ki Gilead yeni kurulduğu için bu yeni sosyal düzen daha tam anlamıyla yerleşememiştir. Bu durumda, günümüz için söyleyebileceğimiz şu gerçek sanki yokmuş gibi olur: kadınların da erkeklerle beraber günümüzde, hakim erkek idolojisinin değerlerini beraber benimsemiş oldukları. Yahut katastrofi öncesi kapitalist düzenin idealize edilmesine yakın bir şekilde güzel eski günler anılmaktadır; sanki bütün bu distopyada görülenler gündelik hayatın dikkat çekmesi için bir mercekle büyütülmüş halleri, sembolleri, değilmişçesine.

Yalnız yine iktidar üzerine konuşurken aleni olarak cinsiyetten bahsetmenin önemi o kadar büyük ki. Şöyle ki; yukarıda iktidarın en azından norm/istisna belirleyici olduğu konusunda çoğunluğun uzlaştığını düşünerek, ilk evrensel norma gitmemiz gerektiğini söylüyorum. Tabiattan kültüre, sürüden topluma(kelimelere takılmayalım bence de sıkıntılı ifade ikisi de) geçerken ilk norm neydi diye düşünürsek en makul cevap haram cinsel birleşme yasağıdır. Gerçekten de antropolojik çalışmaların bize gösterdiği şudur ki, tüm insan topluluklarında evrensel/ortak bulabildiğimiz ilk norm, ensest yahut haram cinsel birleşme yasağı şeklinde adlandırılabilecek yasadır. Toplumdan topluma içeriği ve kapsamı değişse ve bir tarihi gerçek olarak hepsinde bunun ilk norm olup olmadığını bilmesek de, buraya kadar olan bilgi bu normun en olası ilk norm olduğunu ortaya koyar. Ve bu yasakla, akrabaların isimleri, ailenin kuruluşu, sivil toplumun yaratılışı; erkeğin insanlığı tekeline alıp bir sözleşmeyle kadını yaratması gerçekleşir. İçindeki bireylerin toplamından daha fazla olan toplumun kurulması ve kadının nesneleştirerek gruplar arası değiş tokuş nesnesi hale getirilmesi tarihte dondurduğumuz bu ana dayanır. Kısacası bu kural koyduğu an yaratılmıştır erkek ve kadın. Yani sosyal olan en azından bir norma bağlı yaşayan insan topluluğu ise, erkek bu normu belirleyen yani hükümdar olmuştur. Penisliler erkeğe, vajinalılarsa kadına bu kuralla dönüşmeye başlar.



Bütün bunlardan anlaşılabilecek olan temel şey; İktidar ve iktidar ilişkisinin erkeğe dair olmasıdır. Anayanlı toplumlar olup anaerkil toplum gösterememiz de belki bundandır ya. Yalnız belki açıkça söylemek gerek, bu tespit "kadınlar doğa/biyolojik olarak erkeğin hükmüne girmelidir"in değil, tam tersi sosyal olarak oluşturulmuştan da öte; "sosyalliğin kurulmasıyla bu iki kavram birbirinden bir iktidar ilişkisiyle ayrılmıştır"ın tespitidir. Ayrıca ilk sözleşmeyi kuranlar kuramsal olarak doğrudan doğruya erkek bireyler olsa da; iktidarın asıl sahibi erkek bireyler de değil; bu bireylerin de altında ezildiği, bir kurum olarak erkeklik olacaktır. Bu sosyal sözleşmeci yaklaşım bir tarihi gerçekliği anlatmıyor olsa da, iktidarın yapısı gereği erkek olduğunu bize göstermek için doğru bir yöntemsel araç olacaktır.

Yani iktidara dair konuşmak istediğimiz her durumda aslında zaten cinsiyetlere ilişkin konuşuyor olsak da; bunun aleni ifadesi doğru bir karşı çıkış yapmak için fazlasıyla kritiktir. Sonuç olarak düzene dair her itiraz cinsiyet bağlamında da düşünülmelidir. İktidarın erkekliğine parmak basmadan yapılan her iktidar yorumu, insanı erkeğe sıkıştıran görüşün bir parçası olmaktan çıkamayacaktır. Erkeklik iktidarın ta kendisi olduğundan, her karşı çıkış erkeğe karşı çıkıştır. Ve Handmaid's tale, bunu bastıra bastıra gösterdiği için özeldir.

20 Ocak 2017 Cuma

Bir bebekten bir katil yaratan karanlık

10 sene önce 19 Ocak günü; her cuma olduğu gibi Bursa'ya, eve, dönmek için Pendik'ten feribota binecektim. Yalnız feribot iptal olmuş, iskelenin önüne minibüsçüler doluşmuştu. Yalova'da minibüsten inip Bursa otobüsüne geçmeden tuvalete girdiğimde almıştım haberi.

Yıldırım Bayezid Interact Kulübü'nde kendi dönemim dışında fiilen başkanlık yaptığım bir kaç seneden biriydi. Mekanlarda "Coffee News" adında bir yayın standlarda mekanlara gelen kişilerin okuması için beklerdi, "Gaste"nin ve "20 Dakika"nın da çıkmasına daha bir sene kadar vardı. Kendimiz benzer ücretsiz ve yerel ufak bir yayın hazırlamak istemiştik. Adını hatta biz de "Gaste" koymuştuk.

İlk yazının konusuna ilişkin kafamda hiç tereddüt yoktu; Hrant'tan bahsedecektim. Sonuçta o zamanlar daha her gün üç bomba patlamıyordu. Yazmak/bahsetmek dediğime de bakmayın, çoğunluğu Wikipedia'dan kopyalanıp yapıştırılmış ufak bir biyografiden başka bir şey de değildi metin. Yanına da ufak bir vesikalık fotoğrafını yerleştirdik.

O gasteyi biz gerçekten basabildik, dağıtım olarak ilham aldığımız "Coffee News" gibi mekanlarda standlara koyma yolu seçilmişti, ilk o zaman kimi mekan sahipleri karşı çıkmıştı; 'görüş' gerekçesiyle. Daha sonra hami kulübümüz olan Yıldırım Bayezid Rotary kulübü'nden bir kaç kişi de keşke 'siyasi' olmasaydı demişti.

O günden bu yana keşke siyasi olmayarak bir bebekten bir katil yaratan karanlık büyüdü de büyüdü. Şu röportajdaki çocuğa ve daha nicelerine, hepimize yazık oldu.






22 Kasım 2016 Salı

Rıza, çocuk, cinsel istismar, evlilik vs. konusu

Uzun uzun "hür irade" vs. tartışmadan konuyla ilgili fikir beyan etmek benim için mümkün gözükmüyor; rızanın kendisini tartışmadan geçerliliğini tartışacak kadar kestirip atmak cehaletten kaynaklanmıyorsa; ancak manipülasyon olabilir. Önerilmiş tasarının kendisi rezalet olsa da; durum aslında tartışılmayı hak ediyor. Bari pratikten fikir yürütelim (artık düşünmeye dair sadece bu yapılıyor herhalde). Her canlanan soru işaretine yeni bir kelebek doğuyormuş:

1- 18 yaşındaki (lise son sınıftaki) Mehmet ve 14 yaşındaki (lise birinci sınıftaki) sevgilisi Fatma ile yaşadığı cinsel bir yakınlaşmanın duyulması ile başlayan olaylar sonucunda Mehmet hapse atılır. [Üç sene sonra evlenirler ve ertesinde Mehmet hapisten çıkar.]

2- 45 yaşındaki Mustafa, 12 yaşındaki Ayşe'yi kendisiyle birlikte olmaya ikna eder, bu durum ortaya çıktığında Mustafa hapse girer. Durumu “aile onuru”na yakıştıramayan Ayşe'nin ailesi D ve C arasında dini nikah düzenler. [Dört sene sonra hakim izniyle Mustafa ve Ayşe evlenir. Mustafa hapisten çıkar.]

3- Ahmet ile Emine beşik kertmesidir. Yaşadıkları köyde süregeldiği gibi Emine adet olduktan bir süre sonra Ahmet 16, Emine 14 yaşındayken evlendirilirler. Emine bir sene sonra doğum yapar. Doğum için hastaneye gittiklerinde Ahmet yakalanır ve devamında hapse girer. Ahmet ile Emine iki sene sonra hakim izni ile resmi nikah ile evlenir. [Ahmet hapisten çıkar.]

4- 15 yaşındaki Ali ve 13 yaşındaki Hüseyin kuzendir. Ali ve Hüseyin; Ali'nin odasında birbirlerine cinsel organlarını gösterirken ebeveynlerine yakalanırlar. Bir sebeple polisin haberdar olduğu olay sebebiyle Ali hapse girer.

5- 16 yaşındaki Hasan ile 14 yaşındaki Elif bir anadolu kasabasındaki sevgilidirler. Elif'in ailesinden gizli ilişkilerinden bıkarak İstanbul'a Hasan'ın amcasının yanına kaçıp beraber yaşamaya başlarlar. Bir sebeple ayrılırlar ve Elif ailesinin yanına dönüp yaşananları anlattıktan sonra, Hasan hapse atılır.

20 Mayıs 2014 Salı

Sevgili Soma duyarlıları

Sevgili Soma duyarlıları,

  Bu yazının ilk planına göre gitseydim en az 300-400 sayfa civari ve atiflar seklinde uzun olacaktı. O yüzden aklımda tam bir günün hem tamamını hem de aşağıdakinden daha ayrıntılı incelemek olmasına rağmen kısa kesiyorum, umarım algılayabilirsiniz demek isteneni, yataktan kalkmak bile istediğimden kısa kestiğim haliyle bu kadar uzun sürdü, yaşarken önünüzdeki günü devamını siz getirebilirsiniz. Burada maden işletmesi yahut devlet savunulmuyor. Sadece günlük hayatınıza kıyasla bu "üzüntü"nüzdeki tutarsızlık gösterilerek sorunun Soma yahut AKP veya Türkiye değil; modernitenin ta kendisi olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Anlamayı baştan reddetmemeniz dileğiyle.

  Bugun sabah yatağınızda yatarken ilk algıladığınız şey iphone'unuzun alarm sesi oldu. Guneydoğu asyada is guvenligi ve sosyal guvencesi olmayan 12 yaşında bir çocuğun çalıştığı fabrikada üretilmiş iphone'unuzun varlığını sağlayan madenler Kongo'da madenlere 12 yaşında tüfek taşıtılan çocuklarin daha da küçüklerini zorla soktuğu madenlerde çıkarıldı. Bir yandan da bu çocuklar birbirlerini o madenler için öldürüyordu. O madenler uzak asyaya, ve o telefon oradan türkiye'ye içinde çalışan insanların yarısının kayıtdışı olduğu gemilerde taşındı. O gemi de ürettiği gemi sayısından çok cenaze çıkaran rershanelerde üretildi. O telefonunuzun şarjını sağlayan elektrik kabloları taşeronun taşeronu bırakın sigorta ve iş güvenliğini maaşını dahi alamayan işçiler tarafından döşendi.
  Hala yataktasınız bakın; o en pahalı marka diye düşündüğünüz nevresiminiz fason olarak Bursa'da bir atölyede 12 saat çalışıp yine iş güvenliği olmayan kişiler tarafından yapıldı. Nevresimin pamukları Çukurova'nın sıcağında, güneşin altında evlerinden kilometrelerce uzakta günde tam 32 liraya daha türkçe bilmeyen Suriye'deki savaştan kaçmış okula gitmeyi bırakın sıcak yemeği olmayan 13 yaşınsaki bir çocuk tarafından bütün gün toplandı. İş güvenliği mi, ülkede bulunması bile yasal değil. O aldığı para daha eline geçmeden onu pazarlayan kaçakçıya gidiyor. En başta ikibin avroyu veremediği için şimdi üst sınırı belirsiz bi şekilde sürekli artan borcu için. Babasını öldüren bombanın parası ise doğalgaz faturanda ya vergi ya da gazın kendi parasında iki taraf da olsa. Bursa yolculuğunda ise mal, yetiştirmesi gerektiği için günün nerdeyse tamamında yolda olması gereken kamyon şöförü tarafından tasınıyor. Sigortası olmamasi ne kelime, uyumamasi icin yolda hap bagimlisi edilmis yahut kullanirken uyudugu icin "Konya otobanında tüm ailenin 'katili' oldu"diye kanseti atilan canavarlastirilan bir ekmek parasi kovalayicisi bu adam. Kullandigi kamyon almanya'da Polonya'dan gelen kaçak işçiler tarafından yapılmis. Içindeki benzini ise biliyorsun sanırım? Ha bir de deseni var ya o nevresimin, o kimyasal boyalar... Üzerindeki pijamayı da tahmin ediyorsun sanırım.
  Uyandın hadi alarmla, kalktın o bastığın zemin varya,evinin zemini hani. Tası topragi altin denmis Istanbul'a gelmis, barakalarda yasayip gunde uc ogunu bir araya zor getiren kürt bir işci yapti onu. Yine sigortasi ve is guvenligi yoktu. Basinda onlardan nefeet eden bir muteahhit, belediye'deki hemsehrisi araciligiyla edinmis araziyi, butun mahalledeki ufak bir arsa icin ihale kazanmis, ek sozlesmelerle o ufak ihalesinin kapsami genisletilmis ve davasa bir alani olmus. Tam orada yikik dokuk bir ev varmış. Icinde de kara mi kara Somalili 30 kadar genc. Gecen gün kafede otururken saat satmaya çalıştığı için rahatsız olduğun zenci var ya, ha o iste. Kuraklık ve iç savaşta kırılan ülkesinde bıraktığı ailesine yolluyor neredeyse gelirinin tamamını, kalanını da kendisini Avrupa'ya kaçıracağını iddia ederek kandıracak olan bir adama vermek için biriktiriyor. O Somaliler çıkartıldi da yapıldı o bina. Peki ya nası boş kalmıştı ki,en başta? Nerdeyse 60 sene önce aylardan eylüldü ve yine "Bu vatan bizim!" demen gerekiyordu ve orda oturan Kevokyan ailesi Kars'taki amcalarının basına gelenleri bildikleri icin evlerini terk etmişti, arkalarına bakmadan. Halbuki onlar'da Etiyopyalı köleler ve eşeklerin beraber, Marmara Adası'ndan gelen gemiden indirilen, taşları taşımasıyla yapmışlardı evlerini. Kuru ekmek parasına çalıştırdıklari Trabzonlu Ahmet'e yaptırmışlardı daha doğrusu. Bu böyle gider ya, sen anladın..
  O da ne evvelsi gün yemek dökülmemiş miydi o bastığın yere? Nasıl temiz? Aaa, evet Ayşe hanım gelmişti dün. Ayşe hanımın eli yavaşlığından şikayetçisin; ama en azından çalmıyor diye yeni birine güvenmiyorsun. Soyadı da var mıydı acaba onun, hiç merak ettin mi? Aa nası bilmezsin, yoksa sigortası yok mu? Ya camı silerken aşağı düşerse? Ilgili güvenlik önlemlerini de almadın mi? Ama nasıl olur, kayıt dışı çalışanlarına iş güvenliliğini önemsemeyenlere kızgın Somalı madencinin destekçisi sen yaparmısın böyle bir şey? Hele haftasonları bırakçak yeri olmadığından beraberinde getirdiği küçük kızına verdiğin eski kiyafetler ve ojul kitapları yeterli değil mi? Adı neydi kızın? Ya onun başına bir şey gelse? Ama sen duyarlı bir vatandaş olarak önlemler almışsındır.
  Yolda gürültüsünden rahatsız olduğun çim biçen belediye işçisi, kahveni alırken tavrına kızdığın garson, sana ters bakan metro turnikesinde bekleyen güvenlik, sokağındaki lamba bozulduktan iki gün sonra onu tamir eden işçi, okul yahut işinde ortalıkta dolanıp toplantına yahut dersine geç kalmana sebep olduğunu düşündüğün temizlikçi, arabesk radyo çalıyo diye sinirini bozan taksi şöförü,  sıra sana gelene kadar popkek bittiği için sana veremeyen şehirlerarası otobüs muavini, bagajini attigi icin kizdigin ido gorevlisi, kolay gelsinini esirgedigin copcu ve sen; evet hangi is guvenlii uzmani kontrol etti is yerini? Buroda calistigin icin guvende misin, ta o korkulugu olmayan ve surekli kaygan olan o merdivenler? Belki de kendi isindir, o yaninda calisan garson cocugun sigortasi var miydi yahut yazin aldigin univrrsite iki ogrencisi stajyerin? Hatta calisan da olsan, arabanin muayenesi geceli ne kasar oldu, merkezi isitmali apartmaninin kazani guvenli mi, yoksa eskidigi halde masrafa girmek mi istemiyorsun? Son lodosta catidan kiremitler ucmustu, iyi ki asagidan gecen kucuk bir cocugun kafasina carpmamis.

17 Şubat 2014 Pazartesi

Black Kaghan V0.1


Feedback bekliyorum, daha geliştirilcek. Sadece bu gecenin eseri bu. 8-9 saat diyelim.